26 Eylül Tarihte Bugün Miladi takvime göre yılın 269. günü
Olaylar
- 1364 - Osmanlı Ordusu ile Sırp İmparatorluğu, Macar Krallığı, İkinci Bulgar İmparatorluğu, Bosna Banlığı ve Eflak Prensliği'nden oluşan ittifak ordusu arasında Sırpsındığı Savaşı meydana geldi.
-
Sırpsındığı Muharebesi
Balkanlar'daki Osmanlı Savaşları

1371 yılı sonrasında Balkanlar’ın doğusuTarih
1364
Bölge
Edirne, Meriç nehri Kıyısı, Sarayakpınar köyü
Sonuç
Osmanlı zaferi
-
Bulgaristan, Osmanlı Devleti’ni tanıdı
-
Edirne Osmanlı'nın başkent oldu
Taraflar
Sırp İmparatorluğu
İkinci Bulgar İmparatorluğu
Eflak Prensliği
Bosna Banlığı
Macar KrallığıKomutanlar ve liderler
Jovan Uglješa
Vukašin Mrnjavčević
I. LuiGüçler
~30.000-60.000
~5.000-10.000
Kayıplar
~60 000
~1 000
Sırpsındığı Muharebesi veya Birinci Meriç Muharebesi, 1364 yılında Sırp İmparatorluğu, Macar Krallığı, İkinci Bulgar İmparatorluğu, Bosna Banlığı ve Eflak Prensliği'nden oluşan ittifakın, Osmanlı Devleti'ni Balkanlar'dan atmak amacıyla başlattığı savaştır. Papalık'ın açık desteğini arkasına alan bu müttefik ordusu, Hristiyan dünyasının Balkanlar'daki Türk ilerleyişine karşı gösterdiği ilk kitlesel tepki ve Osmanlı'ya karşı düzenlenen ilk Haçlı savaşı olma özelliğini taşır.
Muharebe, Osmanlı Padişahı I. Murad'ın Anadolu'da bulunmasını fırsat bilerek Edirne üzerine yürüyen Haçlı ordusunun Meriç Nehri kıyısında kamp kurmasıyla gelişti. Edirne'deki Osmanlı Beylerbeyi Lala Şahin Paşa, durumu kontrol etmek ve düşman hakkında istihbarat toplamak amacıyla Hacı İlbey komutasındaki yaklaşık 10.000 kişilik akıncı birliğini ileri gönderdi. Hacı İlbey, gece saatlerinde güvenlik önlemlerinin yetersiz olduğunu tespit ettiği Haçlı kampına ani bir baskın düzenledi ve Haçlı ordusu panikle dağıldı.
Bu muharebe, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'daki kalıcılığını ve Trakya'daki hakimiyetini pekiştirdi. Bozgun sırasında Haçlı askerlerinin önemli bir kısmı Meriç Nehri'nde boğuldu, bu kayıplardan ötürü savaşa Sırpça "sındık" (kırılma) kelimesinden hareketle "Sırpsındığı" adı verildi. Savaşın ardından Edirne ve çevresinin güvenliği sağlandı ve 1365 yılında Osmanlı Devleti'nin başkenti kalıcı olarak Edirne'ye taşındı.
Sırpsındığı sözcüğünün anlamı
"Sırpsındığı" yapısı, birleşik kelimedir. "Sırp" ve "Sındık" kelimelerinin birleşiminden oluşmuştur. İlk kelime (Sırp) bir halkın adıdır. “Sındık” kelimesi ise sı- fiiline eklenen -n- fiilden fiil yapım eki ve -DIk sıfatfiil eklerini içerir. En sonuna da isim tamlaması gereği olarak iyelik eki almıştır. Sı- fiili “1. Kırmak, bozmak. 2. Yenmek, mağlup etmek.” anlamlarını; genişlemiş şekli sın- fiili de “1. Kırılmak, parçalanmak, bozulmak. 2. Yenilmek, bozguna uğramak.” anlamlarını belirtir.
Sırpsındığı Muharebesi, "Sırpların kırıldığı muharebe" demektir. Bunun yanında Sırpsındığı deyiminin Edirne'nin kuzeydoğusunda bulunan şimdiki adı Sarayakpınar olan bu savaşın geçtiği yerin eski adını ifade ettiği de iddia edilmektedir.
"Sındı" kelimesi eski Türkçede makas demektir. Sırpsındığı, muharebede kullanılan taktikten ötürü bu adı almıştır. Muharebede Osmanlı Ordusu çapraz iki hücüm istikameti ile Sırp ordusuna saldırmıştır.
Bu muharebe ile ilgili tartışmalar
Bu savaşın tarihi ve yeri konusunda çeşitli anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Çeşitli Türk ve yabancı kaynaklar bu savaşın Çirmen Muharebesi'nden ayrı bir muharebe olduğunu ve Çirmen Muharebesi'nin nedenlerinden birinin de Sırplarca bu savaşın intikamını almak olduğunu belirtilmektedir. Bunun ispatı olarak da Çirmen'in bugünkü Yunanistan topraklarında olmasına karşın, 1364 yılındaki savaşın bugünkü Türkiye sınırlarında kalan ve bu yerin uzağında bir köyde olduğu, diğer taraftan Papa V. Urban'ın Çirmen Muharebesi'nden önce öldüğü gibi fikirler belirtirler.
Aksi yönde, Çirmen Muharebesi ile Sırpsındığı Muharebesi'nin aynı olduğunu iddia eden kaynaklar da bulunmaktadır.
Bir kısım kaynak da 1364 yılında bahsi geçen büyük bir savaşın olduğunu ancak bu savaşın Sırpsındığı olarak değil Birinci Meriç Muharebesi olarak adlandırılması gerektiğini, esas Sırpsındığı Muharebesi'nin 2. Meriç Muharebesi olarak da adlandırılan Çirmen Muharebesi olduğunu iddia ederler.
Sebebi
Osmanlı Türklerinin Edirne'yi 1361'de ele geçirdikleri zaman Konstantinopolis'ten Avrupa'ya giden stratejik ana yol kesilmişti. Türk göçmenler çok sayıda ve çok hızla Trakya'ya yerleşmeye başlamışlardı. Osmanlıların 1363'te Filibe'yi ele geçirmeleri sırasında kaçan ve Sırbistan'a sığınan Bizans kumandanı Osmanlılar üzerine yürünmesini devamlı olarak tavsiye ediyordu. Bulgarlar ve Sırpların yanında Papa V. Urban'ın çabalarıyla Balkanlar'da bulunan Hristiyan devletler olan Macar Krallığı ile Eflâk ve Bosna prenslikleri birleşik olarak bir Haçlı seferi yapmaya karar verdiler ve Osmanlı Devleti'ne karşı ilk kez Haçlı ittifakı oluşturuldu.
Muharebe
1364 yılında Macar Kralı I. Lajos, Pirlepe bölgesinin Sırp kökenli beyi Vukašin Mrnjavčević, Jovan Uglješa, Eflak Prensi ve Bosna Prensi idaresindeki birliklerden oluşan 30.000 (bazı kaynaklar 60.000) kişilik bir Haçlı ordusu kurulup Macaristan Kralı Lajos komutasında Edirne üzerine yürümeye başladı.
Trakya'daki Osmanlı birlikleri Lala Şahin Paşa idaresinde olup 12.000'i geçmiyordu. Osmanlı hükümdarı olan I. Murad Karabiga Kalesi'ni ellerinde bulunduran, kendilerini Anadolu'ya getirten Bizanslılara isyan etmiş Katalan Paralı Asker Birliği kalıntıları ile uğraşmaktaydı. Murad Bey, kendisinden düşmanın sayıca fazlalığı sebebiyle yardım isteyen Lala Şahin Paşa'ya Haçlı ordusunun ilerleyişini yavaşlatma emri vermişti. Lala Şahin Paşa ise takviye gelene kadar Hacı İlbey emrine bir akıncı birliği verip Haçlı ordusunun Meriç'i geçişini durdurmakla görevlendirmişti.
Fakat Haçlı ordusu Meriç'i geçmiş ve Edirne'ye iki günlük rahat yürüyüşle gidilebilecek mesafede olan bir mevkide Meriç Nehri kıyısında kamp kurmuş ve Edirne hemen ellerine geçeceğini umarak rahatlarına bakmaya düşmüşlerdi. Hacı İlbey, Lala Şahin Paşa'nın emrini dinlemedi, gece karanlığından yararlanarak askerlerinin kendilerini sayıca fazla göstermek için iki meşale taşımalarını istedi ve bu türden çeşitli taktiklerle kendi birliklerini sayıca fazla göstererek; komutasındaki daha çok hafif süvari, akıncı, şeklinde olan Osmanlı kuvvetleriyle Meriç'i çevreleyen bataklıkları aşarak Haçlı kampına saldırdı. Bu gece saldırısını beklemeyen, uykuda veya akşamki eğlenceleri dolayısıyla içkili olan Haçlı ittifakı askerlerinin çoğu, Osmanlı ordusunun tamamının üzerine geldiklerini zannedip, geldikleri yola doğru kaçıp çekilmeye çalıştılar. Fakat bu geri çekilme bir paniğe dönüştü. Birçoğu sel suları ile yüklü geniş ve derin Meriç'i yüzerek karşı tarafa geçmek isterken boğuldu.
Sonuçları
Muharebe'nin kazanılmasıyla Edirne ve Batı Trakya, Osmanlı Devleti için daha güvenli hâle geldi. Meriç Nehri, Osmanlı kontrolüne geçti. Balkanlar'daki Macar üstünlüğü kırıldı. Bulgaristan vergiye bağlandı ve Bulgar İmparatorluğu'nun düşüşü ve Bulgaristan'ın Osmanlı eline geçiş süreci hızlandı. Osmanlı ilk kez Haçlı ordusunu yendi. Balkanlar'a geçiş kolaylaştı. Bununla birlikte bu savaş Sırplarda intikam duygusu da uyandırdığından Çirmen Savaşı'nın yapılmasında Sırplar için başlıca nedenlerden biri olmuştur.
Hacı İlbey ise Lala Şahin Paşa tarafından, kimi kaynaklara göre kendi emrini dinlemediği için kimi kaynaklara göre ise kendisi kuvvet fazlalığından korkup padişahtan kuvvet isterken altındaki bir kimsenin düşmana saldırması ve başarı kazanmasını içine sindirememesi, mahcup duruma düşmesinden, zehirlenerek öldürüldü.
-
- 1907 - Yeni Zelanda, Birleşik Krallık'tan bağımsızlığını ilan etti.
- 1930 - Adana'da Ahali Cumhuriyet Fırkası kuruldu.
Tarihçe
Bağdat Demiryolu'ndan bir görünüm
Adana'nın tarihçesi 3.000 yıl kadar öncesine dayanmaktadır; bölgedeki arkeolojik bulgular Paleolitik Çağ'a değin uzanan insan yerleşkelerini gün yüzüne çıkarmıştır. Arkeologların taş bir duvar ve bir şehir merkezi buldukları Tepebağ Höyüğü Neolitik Çağ'da inşa edilmiştir ve Çukurova bölgesindeki en eski şehir olarak düşünülmektedir. Adana isminde bir yer Sümer destanlarından biri olan Gılgamış Destanı'nda söz edilmektedir; ancak bu çalışmanın coğrafyası, sözü geçen yerin konumunu belirlemek için çok muğlaktır.
Hattuşaş'ta (Boğazkale) bulunan Hitit Kaya yazıtlarına göre Kizzuvatna, MÖ 1335 dolaylarında Hititlerin koruması altında Adana'yı yöneten ilk krallıktı. Aynı zamanda şehir Uru Adaniya ve sakinleri ise Danuna olarak anılırdı. MÖ 1191-1189'a rastlayan yıllarda Hitit İmparatorluğu'nun çöküşüyle başlayan batı kaynaklı akınlar ovanın denetiminin çok sayıda küçük çaplı krallıklara geçmesine neden olmuştur. Hititler sonrası dönemde şehir Geç Hititler dönemine ait krallıklardan biri olan Hiyava veya diğer adıyla Kue hakimiyetine girmiştir. Akabinde de Asurlular MÖ 9. yüzyılda, Persler MÖ 6. yüzyılda, MÖ 333'te Büyük İskender, Selevkoslar, Kilikya korsanları, Romalı devlet adamı Pompey ve Kilikya Ermeni Krallığı (Kilikya Krallığı) bölgenin denetiminde söz sahibi olmuşlardır.
Adana'nın tarihçesinin, özü itibarıyla Tarsus'un tarihçesiyle bir bağlantısı vardır; Seyhan Nehri'ne komşu olan bu iki şehrin konumu nehir tarafından değiştirildiğinden bu şehirler sıklıkla aynı kent olarak anılır ve ismi de asırların seyrine göre değişmiştir. Romalılar döneminde Adana göreceli olarak az bir önem arz etmekteydi ve bu sıralarda bölgenin metropolü konumunda Tarsus bulunmaktaydı. Gnaeus Pompeius Magnus devrinde ise şehir Kilikya korsanları için bir hapishane olarak kullanılmıştır. Birkaç yüzyıl sonra şehirde doğuya giden Roma askerî yolu üzerinde yerel bir istasyon kurulmuştur. MS 395'te Roma İmparatorluğu'nun kesin çöküşünün ardından bölge Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası hâline gelmiş ve muhtemelen Julianus'un hükümdarlığı zamanında gelişmişti. Büyük köprülerin, yolların, hükûmet binalarının, sulama ve fidanlıkların inşasıyla beraber Adana ve Kilikya bölgenin en önemli ve gelişkin ticaret merkezi hâline gelmiştir. Özellikle Kilikyalılar devrinde Ayas (bugünkü adıyla Yumurtalık) ve Kozan (eski adıyla Sis) bölgedeki diğer büyük şehir ve yönetim merkezleriydi.
Adana tarih boyunca sırasıyla Luvi Krallığı (MÖ 1900), Arzava Krallığı (MÖ 1500-1333), Hitit İmparatorluğu (MÖ 1900-1200), Asurlular (MÖ 713-663), Pers İmparatorluğu (MÖ 550-333), Helen Antik Yunan Uygarlığı (MÖ 333-323), Selevkos İmparatorluğu (MÖ 312-133), Kilikya Prensliği (MÖ 178-112), Romalılar (MÖ 112-MS 395), Bizans İmparatorluğu (395-638; 964-1071), Abbasiler, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Memlükler, Ramazanoğlu Beyliği, Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye'nin egemenliği altına girmiştir.
Antik geçmiş
Seyhan ve Ceyhan nehirlerinin deltasında verimli sulak arazide kurulu Adana'nın tarihi, coğrafi konumu nedeni ile MÖ 6000 yıllarına dek uzanmaktadır. Adana, Antik Kilikya Bölgesi'nin en önemli şehirlerinden birisidir. Hititlerden Osmanlıya, gelmiş geçmiş birçok medeniyetin beşiğidir. Yaygın görüşe göre Adana, adını Yunan mitolojisine göre gök tanrısı Uranus'un oğlu Adanus'tan almıştır. Ancak bu konuda başka görüşler de ileri sürülmüştür. Bir görüşe göre Adana'ya ait en eski yazılı kayıtlara ilk defa, Anadolu yarımadasının en köklü uygarlıklarından biri olan Hititlerin kaya kitabelerinde rastlanmaktadır. Boğazköy Metinleri olarak bilinen ve MÖ 1650 yılına tarihlenen bir Hitit tabletinde, Adana havalisinden Uru Adania yani Adana bölgesi olarak bahsedilmektedir. Bu konuda sadece bu tablet dikkate alınacak olsa bile Adana isminin en az 3640 yıllık bir geçmişi vardır. Bir başka rivayete göre eski çağlarda Seyhan Nehri kıyılarının bol miktarda söğüt ağacı ile kaplı olması ve bu ağacın Mezopotamya kavimlerince And ağacı olarak tanınması da kente Adana isminin verilmesinde etkili olmuştur. Yine başka bir görüşe göre, ormanlık yörelerde yaşadığına inanılan fırtına tanrısı Adad (Tesup) adının, ormanları bol Toroslar ile Seyhan Nehri bölgesinin oluşturduğu Adana yöresine isim olarak verilmiş olduğuna inanılmaktadır. Fenikeliler de bölgeye efendi anlamına gelen tarım ve bitki tanrısı Adonis'in adını vermişlerdir.
Tarihî araştırmalardan elde edilen bilgilere göre Adana, Yontma Taş Devri'nden bu yana yerleşim yeri olmuştur. Kilikya'nın en eski yerleşim merkezlerinden biri Tepebağ Höyüğü ilk çağlardan kalmadır. Höyükte rastlanan surlarla çevrili kent çekirdeği burada Neolitik Çağ'da yaşayan kent dönemine ışık tutmaktadır.
Kilikya yöresinde yapılan arkeolojik araştırmalar neticesinde on değişik uygarlık ile devlet, krallık, beylik ve padişahlık gibi çok çeşitli siyasi güçlerin ortaya çıktığı görülmüştür. Kilikya'yı egemenlikleri altına alan medeniyetler şu şekilde sıralanabilir: Luvi Krallığı, Kizzuvatna Krallığı, Hitit Krallığı, Kue (Ove) Krallığı, Geç Hitit Krallığı, Asur Krallığı, Syennesis Krallığı, Pers İmparatorluğu, Helenistik Dönem, Selevkos Krallığı, Otonom Dönem, Roma İmparatorluğu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu, Ramazanoğlu Beyliği ve Osmanlı İmparatorluğu.
Orta Çağ'da da Adana eski önemini korumaya devam etmiş, bu durum İpek Yolu'nun buradan geçmesiyle daha da artmıştır. Bu dönemde buraya egemen olan uygarlıklar ise şunlardır: Doğu Roma İmparatorluğu (395 - 638), Selçuklular (1071 - 1097). Bu dönemde çeşitli uygarlıklar Kilikya bölgesine egemen olmak için savaşlar yapmışlardır.
Orta Çağ
7. yüzyılın ortalarında şehir Araplar tarafından ele geçirilmiştir. Arap kökenli bir kaynağa göre şehrin ismi Yazene'nin torunu Ezene'den gelmektedir.
Bizans 964'te Adana'yı yeniden ele geçirmiştir. 1071'de Alp Arslan'ın Malazgirt Meydan Muharebesi zaferinin ardından Selçuklular, Bizans İmparatorluğu'nun büyük bir kısmını hâkimiyeti altına almıştır. 1071 yılından bir süre önce Adana'ya ulaşıp şehri ele geçirmişlerdir ve 1097'de Birinci Haçlı Seferi önderi Tancred, Adana'yı ele geçirene kadar şehri ellerinde tutmuşlardır.
1132 yılında I. Levon komutası altındaki Kilikya Ermeni Krallığı tarafından ele geçirilmiştir. 1137'de ise bölgeye Bizans kuvvetlerince el konulmuştur, fakat Ermeniler 1170 dolaylarında şehri yeniden hâkimiyetleri altına almışlardır. 1268'de şehrin büyük bir bölümünü yıkan şiddetli bir deprem meydana gelmiştir. Deprem sonrasında Adana yeniden inşa edilip 1359'a kadar Kilikya Ermeni Krallığı'nın bir bölümü olarak kalmıştır ancak yapılan bir barış antlaşması sonucu şehir III. Konstantin tarafından Mısır'ın Memlük Sultanı'na devredilmiştir. Memlüklerin şehre girmesiyle beraber birçok Türk ailesinin Adana'ya yerleşmesine olanak sağlanmıştır. Memlükler tarafından getirilen Ramazanoğulları, Osmanlılar Adana'yı ele geçirene dek şehirde hüküm sürmüş Türk ailelerinden birisidir.
-
Ahali Cumhuriyet Fırkası,
-
Abdülkadir Kemali Öğütçü tarafından Adana'da kurulan ve 29 Eylül 1930 - 21 Aralık 1930 tarihleri arasında faaliyet gösteren siyasi partidir.
Abdülkadir Kemali Bey, 1924 yılında kurma girişiminde bulunduğu "Müdafaa-i Umumiye Fırkası"nı 1930 yılındaki çok partili sisteme geçiş denemesi sırasında "Ahali Cumhuriyet" ismiyle kurmayı başardı. Genel Başkanlığını Abdülkadir Kemali Bey'in üstlendiği fırkanın diğer kurucuları Ali Vehbi, Bekir Sıtkı, Mustafa Ziya, Çiftçi Hasan, Yedek subay Ali Bey idi.
Bazı Güneydoğu illerinde zayıf biçimde örgütlenen fırka kuruluşundan sonra sadece Arif Oruç'un çıkardığı Yarın gazetesi tarafından olumlu karşılandı. Daha önce çıkardığı Toksöz gazetesini yeniden çıkarmak isteyen Abdülkadir Ali Bey, izin alamayınca Ahali gazetesini partinin yayın organı olarak kullandı.
Parti programında ordunun erzakını kendisinin temin etmesi, demiryolu dahil bütün inşaatın durdurulması savunulmuş, elli sene boyunca telif eserlerin yasaklanıp hep tercüme yapılması ve iptidaî mekteplerin hep leylî olması vurgulanmıştır.
Tam hazır olmadan 1930 belediye seçimlerine giren fırka, başarılı olamadı. 21 Aralık 1930'da Bakanlar Kurulu kararıyla "idare heyeti gösteremediği" gerekçesiyle kapatıldı. Başbakanlığın hakkında kovuşturma açılmasını istemesi üzerine Abdülkadir Kemali Bey, İstiklal Mahkemeleri'nde yargılanmamak için 24 Aralık 1930'da (Menemen Olayı'nın ertesi günü) Suriye'ye kaçtı.
-
- 1932 - I. Türk Dili Kurultayı toplandı. Dil Bayramı ilk kez kutlandı.
- 1941 - II. Dünya Savaşı'nda Kiev Muharebesi sonuçlandı.
- 1947 - Birleşik Krallık, Filistinlilerle Yahudilerin kendi geleceklerine kendilerinin karar vermesi gerektiğini açıkladı; bu nedenle Filistin'i boşaltma kararı aldı.
- 1964 - Kıbrıs Türk ve Yunan Alayları, Kıbrıs Barış Gücü emrine verildi.
- 1978 - Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Jimmy Carter Türkiye'ye uygulanan ambargoyu kaldıran yasayı onayladı.
- 1984 - Çin ile Birleşik Krallık, Hong Kong'un 1997'de Çin kontrolüne geçmesi için anlaştılar.
- 1990 - Millî İstihbarat Teşkilatı (MİT) eski Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas, İstanbul'da Devrimci-Sol örgütü tarafından öldürüldü.
Doğumlar
- 931 - Muiz, 19 Mart 953 - 21 Aralık 975 arasında Fatımi Devleti'nin 4. halifesi ve 14. İsmailiyye imam (ö. 975)
- 1870 - X. Christian, 1912'den 1947'ye kadar Danimarka kralı (ö. 1947)
- 1889 - Abdülkadir İnan, Başkurt/Türk Türkolog (ö. 1976)
- 1939 - Kerem Güney, Türk şarkıcı, besteci, oyuncu, prodüktör (ö. 2012)
- 1944 - Şenol Tiryaki, Türk tiyatro oyuncusu, sanat ve fikir insanı
- 1951 - İlhan Demiröz, Türk siyasetçi
- 1971 - Pelinsu Pir, Türk tiyatrocu, sinema ve dizi oyuncusu
- 1977 - Kerem Özyeğen, Türk gitarist
- 1979 - Seda Fettahoğlu, Türk tiyatrocu ve dizi oyuncusu (ö. 2023)
- 1984 - Müjde Uzman, Türk oyuncu
- 1988 - Servet Tazegül, Türk tekvandocu
- 1991 - Berk Atan, Türk manken ve oyuncu
- 1991 - Yusuf Çim, Türk şarkıcı ve oyuncu
- 1997 - Özge Yağız, Türk oyuncu
Ölümler
- 1242 - Fujiwara no Teika, Japon şair, hattat ve bilge (d. 1162)
- 1328 - İbn Teymiye, Arap İslâm âlimi (d. 1263)
-
İbn Teymiye
تقي الدين أحمد ابن تيمية Doğum Ebû’l-Abbâs Takiyyüddin Ahmed b. Abdûlhalim b. Mecdiddin Abdûsselâm el-Harrâni
22 Ocak 1263
Harran, İlhanlı Devleti Ölüm 26 Eylül 1328 (65 yaşında)
Şam, Memlûk Devleti İkamet Suriye Milliyet Arap Konu İslam fıkhı, Tefsir, İslam şeriatı, İslam ilimleri Edebî akım Tarih ve Din AlimiEtkiledikleri
Etkilendikleri
Takıyyüddin ibn Teymiyye (Arapça: تقيّ الدين ابن تيميّة; d. 22 Ocak 1263, Harran - ö. 26 Eylül 1328, Şam), özellikle Selefileri ve şeriat ve diğer İslamî görüşler konusunda etkilemiş olan İslam alimi. Kendinden sonra gelen çeşitli ve ağırlıklı olarak Hanbeli mezhebini benimseyen İslâm âlimlerini ve akımlarını da etkilemiştir. İbn Teymiyye'nin etkilediği isimlerin en önemlilerinden birisi de Muhammed bin Abdülvehhâb'dır.
Hayatı
Tam adı Ebu'l-Abbas Takıyyuddîn Ahmed bin Abdülhalîm bin Mecdiddîn bin Abdüsselâm bin Teymiye (Arapça: تقي الدين أبو العباس أحمد بن عبد السلام بن عبد الله بن تيمية الحراني) olan İbn-i Teymiyye Harran'da Hicrî takvime göre 661 yılının 10 Rebiulevvel'inde doğmuştur. Doğum tarihinin 12 Rebiulevvel olduğunu söyleyenler de olmuştur. Moğol istilası yüzünden, çocukken ailesiyle birlikte Şam'a (Dimaşk) gitmişlerdir. O dönemlerde Şam bilim ve kültür açısından da çok önemli bir şehirdi. Moğol istilaları döneminde doğması ve yetişmesi onun karakterini etkilemiş, siyasi düşüncesinde de yansımaları olmuştur.
İbn Teymiye'nin babası da bir âlimdi ve Şam'a geldikten sonra oradaki Emeviye Mescidi'nde bir ders ve vaaz kürsüsüne sahip olmuştur. Dedesi de büyük bir İslâm âlimi olan İbn Teymiye ailesi tarafından küçük yaşlardan itibaren ilmi bir kariyere yöneltilmiştir. Şam'a gelmelerinden sonra babası Sükkerriyye Dârulhadisin'de müderrislik yapmaya başlamıştır. İbn-i Teymiyye ilk eğitimini burada almıştır. Öncelikle Kur'an tahsili görmüş, daha sonra hadise yönelerek hadis çalışmalarına başlamıştır. Bu sıralarda Hanbeli fıkhıyla da ilgilenmiş bu konuda da çalışmaya başlamıştır. Bunların dışında Arap dili grameri ve Arap tarihiyle de ilgilenmiştir. Felsefe ve mantık konusunda yaptığı tenkitler düşünülürse büyük ihtimalle felsefe ve mantık ilimleriyle de ilgilenmiş, bu konularda çeşitli araştırmalar yapmıştır. Kendisi daha 21 yaşlarındayken babası ölmüştür. Babasının vefatı üzerine genç yaşına rağmen babasının ders grubuna da hocalık yapmaya başlamıştır.
İbn-i Teymiye fakih (hukuk âlimi) ve muhaddis (hadis âlimi) kişiliğinin yanı sıra akaid konularında da çeşitli söylemlerde bulunuyordu. Özellikle yaşadığı dönemlerde yaygınlaşmaya başlayan sufizme karşı çoğunlukla isim vermeden genel tenkitlerde bulunmuştur. Bu konuda çeşitli risaleler de kaleme almıştır ki, genel söylemi ve bunlar sufizm eleştiri açısından onu önemli bir konuma koymaktadır. Özellikle Muhy'id-Dîn İbni Arabî'nin görüşlerine karşı getirdiği eleştiriler bu alanda önemli bir yere sahiptir.
Akaid konularında Eş'ariyye mezhebine ters düşen düşünceleri vardı, akli veya felsefe ile mantığa dayanan yorumlardan kaçınmaktaydı. Bu dönemin Eş'ariyye mezhebine bağlı olan idarecilerini ve halkın büyük bir kısmını ona karşı olmaya itmiştir.
Bu sırada gelişen bir Moğol istilası karşısında da aktif biçimde rol almış ve savaşmıştır. Özellikle savaştaki konumu, halkı ısrarla Moğollara karşı savaşa davet etmesi, onu diğer birçok âlimden ayırmıştır.
Bu tip muhalif yönleri nedeniyle birçok düşman edinmiştir. Davet üzerine Mısır'a gitmeye karar vermiştir. Burada çeşitli şeyler bahane edilerek haksız bir şekilde zindana atılmıştır. Zindanda yaklaşık bir buçuk sene yattıktan sonra serbest kalmıştır. Zindanda kaldığı bu dönemde çeşitli işkencelere de maruz kalmıştır.
Bundan sonraki dönemde Mısır'daki sufilerle arasında büyük çatışmalar ortaya çıkmıştır. Sık sık tartışmalara giriyor, büyük tenkitlerde bulunuyordu. Bu durum bir süre sonra idarenin tepkisini çekmiş bu genel kargaşa ve tartışma ortamını yatıştırmak için Teymiye yeniden hapsedildi. Yine de bu hapis süreci ilkine oranla daha hafif geçmiştir, zîrâ bu sefer dönemin kadıları onun yanında yer almış onun daha iyi şartlar altında ceza görmesini sağlamışlardır. Zaten kısa bir süre sonra da serbest bırakılmıştır. Fakat devrin yeni idaresi onun İskenderiye'ye sürülmesi kararına varır ve İbn Teymiye İskenderiye'ye gider. Mısır tahtı yeniden el değiştirince İbn Teymiye Kahire'ye davet üzere geri dönmüştür.
İbn Teymiyye'nin hayatını kaybettiği hapishane olan Şam Kalesi
Ellili yaşlarındayken Moğollara karşı bir savaş çağrısı üzerine, tekrar Şam'a hareket etmiştir. Fakat savaş gerçekleşmemiştir. Yine de Şam'da ikamet etmeye devam eden İbn Teymiye fıkıh konusuna ağırlık vermiştir. Her ne kadar Hanbeli mezhebini takip etse de, mezhebe tamamen bağlandığı söylenemez. Zaman zaman dört fıkıh (hukuk) mezhebinin görüşlerine mutabık, zaman zaman ters görüşleri de oluyordu ve bunları açıklamakta tereddüt duymuyordu. İdarenin bu davranışını yasaklamasına rağmen, İbn Teymiye dört Sünni fıkıh mezhebinin görüşleriyle ters düştüğü durumlarda kendi görüşünü sunmaktan ve fetva vermekte geri durmamıştır.
İdarenin yasağı tekrarlamasına rağmen İbn Teymiye'nin davranışını sürdürmesi sonucu, İbn-i Teymiye Şam kalesinde hapsedildi. Yaklaşık altı ay hapiste kaldıktan sonra serbest bırakıldı. İbn Teymiye fıkıh çalışmalarına ağırlık vererek devam etse de, diğer konularda da çalışmalarına devam eder. Bu sıralarda karşıtı gruplar onun eski fetvalarından birini ortaya atarak onun idare ile arasının açılmasına neden olmuş, sonuçta İbn Teymiye tekrar hapsedilmiştir. Hapis süreci içinde baskı artmış ve sonunda onun hapiste okuyup yazması da yasaklanmıştır. İbn Teymiye iki yıl sonra, 1328'de, yakalandığı bir hastalık sonucu ölmüştür.
Düşüncesi ve çalışmaları
İslâm hukuku (fıkıh), hadis ilmi ve siyasî düşünce başta olmak üzere birçok konuda uzmanlaşmış, çeşitli eser ve görüşler sunmuştur. İbn Teymiye bir mezhep kurma arzusunda olmadığı gibi, arkasından bir mezhep de kurulmamıştır. Yine de bir anlayış ve okulun öncüsü olmuş, ondan sonra bu okulu takip eden birçok ünlü âlim olmuştur; İbn Kesir gibi.
Fıkıh (İslâm hukuku)
Fıkıh usûlü
Fıkıh
Ef'âl-i mükellefîn
- Farz
- Mendup
- Helâl
- Mubah
- Mekruh
- Haram
- Mükellefiyet çağı
- Bid'at
- Fitne
- Gıybet
- Günah
- Da'vet
- Cihad
- Sünnet
- Tefsir
- Tâgūt
- Takiye
- Tövbe
- Tasfiye
- Sevap
- Hilâfet
- Şeyhülislâm
- Seyyid
- Şerif
- Hazret
- İlmiye
- Müftü
- Başmüftü
- Hüccetülislam
- İctihad
- Âyetullah
- Merci-i taklîd
- Kur'an hâfızı
- İmam
- Fakih
- Molla
- Mehdî
- Mevlevî
- Mevlânâ
- Tefsir
- Mürşit
- Velî
- Muhaddis
- Tecdid
- Kadı
- Şeyh
- Marabut
- Müezzin
- Mürid
- Mücahit
- Gazi
- Hac
- Ensar
- Selef-i Sâlihîn
- Sahâbe
- Tâbiîn
- Tebeu't-tâbiîn
- Üstad
- Dâî
Fıkıh konusunda her ne kadar özgün düşünceleri de olsa da İbn Teymiye genel anlamda Ahmed bin Hanbel'den etkilenmiştir. Hanbeli mezhebini takip etmesinin en büyük nedeni Kitap ve Sünnete bağlılığıdır. Fakat bazı konularda diğer mezheplerin görüşlerini de benimsemiştir. Yine bazı konularda Dört Sünni İmam'ın görüşlerinin dışında kalan özgün düşünce ve görüşleri de vardır. Bunlardan en ünlü ve önemlilerinden biri de boşanmanın yemin olarak kullanılması konusundaki görüşüdür; boşanmanın yemin olarak kullanılmasını doğru bulmamış, çoğunlukla bu yemini eden kişinin eşini boşamak gibi bir niyeti olmadığını belirtmiş ve bu nedenle boşanma yemin konusu yapılmasının boşanmaya yol açmayacağını söylemiştir. Bu görüşünü Ehl-i Beyt imamlarından yaptığı bazı rivayetlerle de desteklemiştir. Bunun dışında zaman zaman Sünni Dört mezhep imamının görüşlerine muhalif görüşler de beyan etmiştir.
Siyasî düşüncesi
İbn Teymiye insanın fıtratı gereği medeni olduğunu, başka bireylerle birleşmeye hem çıkar değişimi hem de tehlikeleri bertaraf etmek için ihtiyaç duyduğunu düşünmüştür. Buna göre, onun düşüncesinde, topluluk içinde faydalı sonuçlar verecek eylemleri desteklemek ve emretmek, zararlı sonuçlar verecek eylemleri yasaklamak için topluluğun bir idareciye ihtiyacı vardır. Bu idareciye itaatin gerekliği olduğunu, fakat itaat gibi nasihatin de gerekli olduğuna vurgular; ona göre "din nasihattir".
Bunun dışında kamu görevi, baş idareci ve idareci sınıfın özellikleri, otorite, devletin görevleri ve diğer âlimlerden farklı olarak devletin iktisadi siyaseti hakkında da görüş belirtmiştir. Ona göre devletin iktisadi yaşama müdahalesinde, özgürlük esas alınmalıdır. Özgürlüğün esas alınmasında iki noktaya dikkat eder;
- Dinin bu ekonomik unsurlar hakkında belirlemiş olduğu sınırlar,
- Özgürlüğün kamu yararıyla çatıştığı durumlar.
-
İbn Teymiye'nin modern zamanlarda en çok vurgulanan fikri de devletin ahlaki ve dini temellere oturması, dini kanunlara bağlı olması gerektiğini düşünmesidir. Ahlaki ve dini temellere dayandığını ileri süren, dini kanunları benimsediğini ilan eden her türlü devlet yapı ve biçiminin de sürekli olarak öğüt ile geliştirilmesi ve sergilenen eksikliklerin böyle kapatılması gerektiğini savunurken, ahlaki ve dini temellere dayanmayan, dini kanunlarla hükmetmeyen devletin meşru olmadığını öne sürmüştür. Bu konudaki açıklamaları onun dönemindeki, İslâm'ı seçse de kültürel, hukuki ve siyasi geleneklerini koruyup uygulamaya devam eden bazı Moğollara karşı verilmiştir. Teymiye'nin bu görüşleri büyük oranda Kur'an'da Maide suresi 44. ayetin tefsirine dayanır. Ayetin Türkçe meali ise şöyledir:
"Gerçekten Biz, içinde bir hidayet, bir nur bulunan Tevrat'ı indirdik. Kendilerini Allah'a teslim etmiş peygamberler, Yahudilere onunla hükmederlerdi. Bir de Allah dostları ve ilim adamları da Allah'ın kitabını muhafaza etmekle görevli olmaları ve üzerine şahit olmaları dolayısıyla onunla hüküm verirlerdi. Artık insanlardan korkmayın, Benden korkun ve Benim ayetlerimi birkaç paraya değişmeyin! Her kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse, onlar hep kafirlerdir."
Eleştiriler
Hanbeli fıkıh ve hadis âlimi iken mezhepsiz oldu. Ehl-i sünnete uymayan yazılarından dolayı Mısır’da iki defa hapsedildi. Bu sebeplerden ötürü birçok İslam aliminden reddiye ve eleştiri aldı.
İbni Hacer-i Mekki, Fetava-yı Hadisiyye'de şöyle söylemişdir: "Allahü teâlânın, sapıtmasına ilmini sebep ettiği kimsedir."
El-Cevher-Ül-Munzam'da ise "İbni Teymiye öyle bir kimsedir ki, bozuk sözlerine ve çürük vesikalarına, büyük âlimler cevap vermişler ve düşüncelerinin çirkinliğini ortaya koymuşlardır. Şam, Mısır ve Kudüs’de kadılık yapmış olan şafii fıkıh ve hadis âlimlerinden Muhammed İzzibni Cemaa, onun için, Allahü teâlânın dalalete sürüklediği, azdırdığı ve zillet gömleği giydirdiği kimsedir. İslam âlimlerine ve bilhassa Hulefa-i raşidine karşı ahmakça itirazlarda bulunmuştur." demiştir.
İmam-ı Sübki Nebras haşiyesinde bildiriyor "Kitab-ül Arş onun en çirkin kitaplarındandır. Ona Şeyh-ül-İslam diyenin kâfir olacağını söyleyen âlimler vardır.", "İbni Teymiye’ye uyanın malı ve canı helaldir."
İbni Battuta Tuhfetünnüzzar tarihi'nde şöyle bahsediyor: "Şam camiinin minberinden inerken “Allah gökten yere, benim indiğim gibi iner” dedi.
Eserleri
Tarihçiler İbn-i Teymiye'nin eserlerinin yaklaşık 300 cildi bulduğunu belirtmişse de bu eserlerin tümü bugüne ulaşamamıştır.
Akaid konusunda bugüne ulaşmış yaklaşık 20 risalesi mevcuttur. Bu risalelerinin bir kısmı ile bazı küçük kitaplar, Mecm'uatü'r-resâil ismi altında basılmıştır.
Hristiyanlara İslâm dinini anlatmaya çalıştığı ve çeşitli Hristiyan doktrinlerini eleştirdiği el-Cevabu's-sahih limen beddele dine'l-Mesih isimli ünlü bir eseri vardır.
Fıkıh konusunda birçok eseri bulunur, risalelerinden bir kısmı Mecm'uatü'l-fetâva ismi altında basılmıştır.
Siyasî konularda es-Siyasetu'ş-Şer'iyye fî İslâhi'r-Râî ve'r-Ra'ıyye ve el-Hisbe fi'l-İslâm en önemli eserleridir.
Bunların dışında tefsir, mantık ve cedel konularında çeşitli eserleri bulunur. Nakdu'l mantık ve Şia görüşlerini çürütmede en sahih kaynak olan Minhâc'ûs-Sünne en-Nebeviyye ünlü eserlerindendir.
- 1620 - Taichang, Çin'in Ming Hanedanı'nın 14. İmparatoru (d. 1582)
- 1860 - Miloş Obrenoviç, Sırp Prens (d. 1780)
- 1939 - Ali Saip Ursavaş, Türk asker ve siyaset adamı (d. 1885)
- 1975 - Danyal Topatan, Türk sinema sanatçısı (d. 1916)
- 1990 - Hiram Abas, Türk istihbaratçı (d. 1932)
- 1999 - Ayşen Aydemir, Türk oyuncu (d. 1964)
- 2003 - Kerim Afşar, Türk tiyatro sanatçısı (d. 1930)
- 2009 - Nihat Nikerel, Türk oyuncu ve yazar (d. 1950)
- 2025 - Güllü, Türk şarkıcı (d. 1973)
Tatiller ve özel günler
![]()
Yorumlar
Yorum Yap