Tarih

17 Eylül 1961

Adnan Menderes idam edildi

17 Eylül 1961

17 Eylül Tarihte Bugün Miladi takvime göre yılın 260.günü

 

Olaylar

 

  • 1176 - Miryakefalon Savaşı: Anadolu Selçuklu Devleti ile Bizans İmparatorluğu arasında gerçekleşen savaş, Anadolu Selçuklu Devleti'nin zaferiyle sonuçlandı.
  • Miryokefalon Muharebesi Bizans-Selçuklu savaşları Tarih 17 Eylül 1176 Bölge

    Miryokefalon Ovası Yalvaç - Isparta

    Sonuç Kesin Selçuklu Zaferi Taraflar Bizans İmparatorluğu
    Macaristan Krallığı
    Antakya Prensliği Anadolu Selçuklu Devleti Komutanlar ve liderler I. Manuil (yaralı)
    Baudouin Antakyalı (öldü)
    İoannis Kantakuzenus
    Andronicus Vatatzes
    Andronikos Kontostefanos
    Şahinşah II. Kılıç Arslan Güçler 70.000 50.000

    Bizans-Selçuklu savaşları

    Türkiye tarihi

    Selçuklular

    Büyük Selçuklu Devleti (1040-1157)

    Anadolu Selçuklu Devleti (1077-1308)

    Birinci dönem Anadolu beylikleri (11.-15. yüzyıl)

    Karamanlılar

    Karamanlı Devleti (1255-1487)

    Alâiye Karamanlıları (1293-1471)

    İkinci dönem Anadolu beylikleri (13.-17. yüzyıl)

    Osmanlı İmparatorluğu

    Kuruluş dönemi (1299-1453)

    Yükselme dönemi (1453-1566)

    Duraklama dönemi (1566-1683)

    Gerileme dönemi (1683-1792)

    Dağılma dönemi (1792-1922)

    Türkiye Cumhuriyeti

    İstiklâl Harbi (1919-1923)

    Ankara Hükûmeti (1920-1923)

    Atatürk Devrimleri (1922-1937)

    Tek partili dönem (1923-1945)

    Çok partili dönem (1945-günümüz)

    Konuya göre

    Anayasa tarihi

    Ekonomik tarih

    Askerî tarih

    Zaman çizelgesi

     

    Miryokefalon (Myriokephalon) Muharebesi (Yurttutan Savaşı) Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans imparatoru I. Manuil arasında yapılan savaştır. Anadolu'da Türk hakimiyetinin kabul edildiği savaştır. Anadolu'nun tapusunun alındığı savaş olarak da bilinir. Savaşın yapıldığı yerin neresi olduğu konusunda günümüzde farklı il ve ilçe belediyeleri sempozyum, konferans, çalıştay düzenleyerek sahiplenmeye çalışmaktadır. Savaşın yapıldığı yer konusunda akademi camiasında çeşitli çalışmalar ortaya konmuş fakat tam olarak tespiti yapılamamıştır.

    Arka plan

    Zengi Hanedanının Suriye ve Musul hükümdarı Atabeg Nureddin Mahmud Zengi'nin ölümü üzerine (1174), büyük bir rakipten kurtulan II. Kılıç Arslan, ertesi yıl, Sivas ve Tokat bölgelerine hâkim olan Danişmendli Beyliği'ne son verdi.

    Manuil, Papa'ya bir mektup yazarak, zamanın yeni bir haçlı seferi için elverişli olduğunu ve "Anadolu'dan geçen yolun artık güven altına alınacağını" bildirdi.

    Bizans İmparatoru I. Manuil Kilikya kıyı bölgelerini tekrar eline geçirmiş ve Haçlılar tarafından kurulan Antakya Prensliği üzerinde Bizans hakimiyetinin kabul edilmesini sağlamıştı. Diğer taraftan Bizans sınırlarında özellikle Eskişehir yörelerinde yoğun bir şekilde çoğalan Türkmenlerin, Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit'e değin Bizans yörelerine akınlarda bulunmaktaydılar ve bu akınları önlemek istemekteydi. 1174'te Halep emiri Nureddin Zengi ölmüş ve yerine geçen Selahaddin eli altında bulunan arazilerin kuzeyindeki gelişmelerden gözünü çekmiş hedefini Mısır üzerine odaklandırmıştı. Bu gelişmelerden haberdar olan I. Manuil Anadolu Selçuklularının bir güçlü taraftarın desteğinden mahrum kaldığını düşünmekteydi.

    Böylece toprak elde etmek ve kendi topraklarına gelen hücumları önlemek amacıyla Selçuklular diğer destek alamayacakları bir sırada Bizans İmparatoru I. Manuil Anadolu'ya yeni kuvvetler göndermekle birlikte düzenleyeceği bir sefer için de askeri hazırlıklara başladı.

    Onun bu hazırlıklarını haber alan II. Kılıç Arslan, bir elçi heyeti göndererek daha önce yapılan barış antlaşmasının yenilenmesini önerdi. Fakat İmparator I. Manuil, Bizans'a yöneltilen Türkmen akınlarının durdurulması, Bizans'a sığınan Danişmendliler emiri Zünnun ile şehzade Şahinşah'ın, daha önce yönetiminde bulunan ülkelerinin Bizans'a bırakılması şartıyla buna razı olacağını sultana bildirdi. Bu şartları kabule yanaşmayan sultan, atlı kuvvetler sevk edip Denizli yörelerine kadar olan Bizans topraklarını ağır bir şekilde tahrip etti. İmparator, Bizans kuvvetleri eşliğinde, önce şehzade Şahinşah'ı daha sonra da Zünnun'u Anadolu'ya gönderme girişiminde bulundu ise de II. Kılıç Arslan'ın aldığı önlemler karşısında başarılı olamadı; Şahinşah ve Zünnun yeniden Bizans'a kaçmak zorunda bırakıldılar.

    Kılıç Arslan, imparatora elçiler göndererek barış isteğinde bulundu. Sultanın ikinci barış önerisini de reddeden Manuil 1176 yazında, amcasının oğlu Andronikos Vatatzes'i bir orduyla Paflagonya'ya Amasya'ya doğru yola çıkardı. İmparator'un kendisi de, içinde Frank, Peçenek, Macar ve Sırp kuvvetleri bulunduğu orduyla, Anadolu Selçuklu Devleti'nin başkenti olan Konya üstüne yöneldi.

    Paflagonya'ya gönderilen Andronikos Vatatzes'in ordusu Eylül ayı başlarında, Niksar surları önünde yapılan meydan savaşında, Selçuklu ordusu tarafından yenildi. Vatatzes'in kesilen başı, bir zafer nişanesi olarak II. Kılıç Arslan'a gönderildi.

    Muharebeye doğru yürüyüş

    I. Manuil'in idaresinde Konstantinopolis'ten yürüyüşe geçen ordunun çok büyük olduğu ve yürüyüşte 15 küsur kilometre uzunluk gösterdiği yazılmıştır. I. Manuil önce Konya'yı hedef almış ve o şehri eline geçirirse Konya ile Antakya'ya arasında bulunan arazileri de eline geçirmeyi planlamıştı. Uçlarda bulunan kalabalık Türkmen kuvvetleri, Konya'ya yönelik I. Manuil idaresindeki Bizans ordusuna ufak ama yıpratıcı hücumlarla mukavemet gösterdiler.

    Manuil'in ordusu, Denizli'de Eskihisar (Laodicea)'dan sonra Menderes vadisini geçerek Gümüşsu [KHOMA (HOMA)] ucundaki Akdağ dizisine giden dağlık bölgeye girdi. Kuşatma araçları, erzak fazlalığı ve ağır arabalar, ordunun ilerlemesini yavaşlatıyordu. Geçmek zorunda oldukları bölge, Selçuklular tarafında tahrip edilmişti.

    Muharebe

    Türkler Tribritze Geçidi'nde Rumlara saldırıyor

    Bizans ordusunun ilerlediği yol üzerinde, o zaman Tribritze geçidi denilen ve çıkış yerinde, tahrip edilmiş Miryokefalon kalesinin bulunduğu bir geçit bulunmaktaydı. II. Kılıç Arslan idaresindeki Selçuklu ordusu, Bizans ordusunu, bu dar ve sarp Miryokefalon yıkık kalesinin bulunduğu geçitte karşılamaya hazırlanmıştı.

    Kılıç Arslan'ın ordusunun asker sayısı Manuil'inkinden azdı fakat Selçuklu ordusunun daha fazla hareket imkânı vardı. Selçuklu ordusu, bu dar dağ geçidinin dağ yamaç ve doruklarında toplu olarak bulunuyordu.

    Manuil'in ileri görüşlü subayları, ağır hareketli Bizans ordusunu, geçidin içindeki dar ve çukur yoldan geçirmemesi için imparatoru uyardılar. Fakat ordudaki genç ve tecrübesiz prensler, kendilerine güveniyor, şan ve şöhret kazanmak istiyorlardı. Bunlar, imparatora baskı yaparak onu bu yolda ilerlemeye zorladılar. İmparator'un neden bunu kabul ettiği üzerinde tartışma vardır.

    Bizans ordusu geçide giriş sırasına göre kollara bölünmüştü. Önde piyadelerden oluşan bir Öncü Kolu vardi. Diğer kollar piyade ve süvari karışığı idi. Öncüleri takip eden Ana Kolda doğu ve batı Thema'lardan eyalet askerleri bulunmaktaydı. Sonra Sol Kanat Kolu Antakyalılar ve diğer Batı Thema eyalet askerlerinden oluşmakta I. Manuil'in kayınbiraderi Frank asıllı Antakya Prensi Baudouin komutasındaydı. Bunların arkasında ağırlıklar ve kuşatma için kullanılacak büyük mancınık tipli harp aletler taşıyıcı arabalar gelmekteydi. Sonra Sol Kanat Kolu General "Theodor Mavrozomes" ve "İoannis Kantakuzenos" komutasında askerler ile İmparator Manuil ve kendi seçme muhafız birliğinden oluşmaktaydı. Artçı Kol ise General "Andronikos Konstostenfanos"un emrinde idi.

    17 Eylül 1176'da Bizans Öncü Kol kuvvetleri, zor kullanarak geçide girdiler. Öncü Kol ve Ana Kol güçleri pek az bir zayiatla geçitten geçtiler. Selçuklular, önce geri çekilerek dağlara saptılar. Bu iki Bizans ordusu kolu geçidin ağzından çıktıkları zaman, Artçı Kolu geçide daha yeni girecekti. Geçit içinde bulunan ordu kolları ve ağırlıklar geçitte 15 kilometre uzunlukta bir sıra halindeydi. Birden geçidin her iki yamaç ve doruklarında bulunan Selçuk ordusu önce yamaçlardan aşağı inerek geçit ağızlarına saldırıp geçidin içinde bulunan Bizans birliklerini bir tuzak içine aldılar. Bizans Sağ Kanat Kolu üzerine çok ağır bir Selçuklu hücumu geldi; bu Sağ Kanat Kolu birliğini kaybetti; askerler küçük birbirinden habersiz parçalara bölündü. Bu kol çok ağır zayiat verdi. Bu koldaki süvarilerin başında İmparatorun kayınbiraderi Antakyalı Baudouin, Selçuklulara karşı saldırıya geçtiyse de bütün adamları kılıçtan geçirildi ve kendi hayatını da kaybetti.

    Özellikle Türkler sonra hücumlarını taşıt araçlarına, arabalara ve araba atlarına odaklayıp bunlar için geçidi geçilmez hale getirdiler. Sonra geçitte bulunan Bizans ordusunun diğer kollarını eritme hücumlarına başladılar. Geçidin aşağısında bulunan askerler, durumu görüyor, fakat sıkışık durumda oldukları için yardım edemiyorlardı. Sol Kanat Kolu da büyük zayiat verdi ve komutanlarından biri, İoannis Kantakuzenos, Selçuklular tarafından öldürüldü. Kalan Bizans askerleri Selçukluların önden mi arkadan mı hücum edeceklerini anlayamayıp paniğe kapıldılar. Hava da bozmuş, çok kesif bir toz fırtınası geçidi kaplamıştı ve bu her iki tarafa da aksi tesir yapmakla beraber panik halinde olan Bizanslıların morali ve organizasyonu üzerinde çok fena tesir yaptı. Bu sırada Sol Kanat Kolunda olan İmparator I. Manuil de bütün moralini kaybetmiş, yere oturmuş, pasif olarak ordusunun ve kendisinin akıbetini düşünmeye koyulmuştu. Sonunda kurmaylarının zorlaması ile İmparator kendini topladı; elinde kalan askerleri arasında bir disiplin kurdu ve savunma grupları oluşturdu. Bu gruplar her tarafa yayılmış insan ve hayvan ölüleri ve tahrip olmuş ağırlıklar arasından geçebilip geçidin dışına çıkmayı başardılar. Burada zaten geçitte yakalanmamış olan ve savunma siperli bir ordugâh hazırlamış olan İoannis ve Andronikos Angelos komutasındaki Öncü Kolu ve Konstantin Makrodukas ve Andronikos Lapardas komutasında Ana Kol askerleriyle yine birleştiler. Andronikos Kontostefanos komutasındaki Artçı Kolu ise baskında geçide yeni girmekte olduğu için nispeten daha az zayiat vermişti ve biraz zaman sonra geçitten hücum uğramadan geçip onlarla birleşti.

    Bütün gece Selçuklu atlı kuvvetleri oklarıyla hücumlarına devam ettiler; ama Bizans savunma hatları bu hücumlara dayandı. Ertesi gün de Selçuklu atlı kuvvetlerinin ok atımıyla yaptıkları hücumlar devam etti. İmparator geçidi başta zayiat vermeden geçen birliklere iki karşı hücum yaptırttı ama genellikle muharebenin kızgınlığı geçmiş sayılırdı.

    Bu muharebenin dikkate değer bir özelliği bir yüzyıl kadar önce 1071'de Malazgirt Meydan Muharebesinde Bizans güçleri yenilgiye uğrayınca dört bir tarafa çil yavrusu gibi yayılıp imparatorları Romen Diyojen'i yalnız bırakıp onun esir olmasına neden olmuşken, bu yenilgide bütün yenik Bizans birliklerinin birleşip İmparatorlarını birlikte korumalarıdır. İmparator I. Manuil'in Türklere esir olmaktan korkup birliklerini bırakıp kaçMayısı düşündüğü; fakat ismi bilinmeyen bir Bizanslı asker ve general Kostostefanos tarafından dile getirilen çok sert serzeniş ve laflarla bu kararından caydırıldığı bildirilmiştir.

    Her iki taraf da zayiat vermiştir ama ne kadar olduğu bilinmemektedir. Bizans ordusundan kalan birlikler muharebeden sonra geçide girdiklerinde Türk ölülerinin kaldırılmış olduğunu görmüşlerdir. Fakat gördükleri en önemli tahribat Konya'yı kuşatma için yanlarında getirdikleri mancınık tipi kuşatma makinelerinin hepsinin kullanılmaz ve tamir edilmez bir halde oluşuydu. Böylece İmparator'un Konya'yı kuşatıp alma ve oradan ta Antakya'ya gitme düşleri boşa gitmiş oldu.

    Selçuk Sultanı da Bizans ordusunun hepsinin tahrip edilemeyeceğini anlayınca barış taraflısı oldu. O akşam Sultan, Gabras adlı bir elçiyi bir İran savaş atı ve bir kılıç hediyesiyle İmparator'un kampına barış şartlarını müzakere etmek için gönderdi. Bu müzakerelerde Selçuklular eğer Eskişehir (Dorileon) ve Gümüşsu (Sublaion) kalelerinin Bizanslılara tarafından boşaltılıp yıkılması şartıyla, kalan Bizans ordusunun kayıtsız şartsız hiç hücuma uğramadan geri gidebileceğini teklif ettiler; Bizanslılar da bunları kabul ettiler.

    I. Manuil Bizans'a dönerken yolda Türkmenlerin sürekli saldırılarına uğradı. Sonradan, Bizanslılar imzalanan bu barış anlaşmasına aykırı olarak Dorileon kalesini yıktırmama kararlarına bir bahane olarak barışa aykırı olan bu hücumları gösterdiler fakat İmparator Sublaion kalesine geldiğinde imzaladığı barış şartlarına göre o kaleyi yıktırdı. Birkaç gün sonra Alaşehir (Filedelfiya)'ya geldiği zaman Konstantinopolis'e ulaklarla mesaj göndererek bu muharebede kaybettiklerinin bir ayrıntılı hesaplarını verdi. Bu mesaja göre Miryokefalon yenilgisi bir yüzyıl önceki Malazgirt Meydan Muharebesi'ndeki Bizans yenilgisine benzemekteydi ancak Malazgirt'te Bizans İmparatoru esir düşmüştü ve I. Manuil hâlâ ordusunun kalıntılarına komuta etmekte serbestti.

    Sonuç

  • Ağır bir yenilgiye uğrayan I. Manuil, Selçuklulara karşı inşa ettirdiği Eskişehir (Dorileon) ve Uluborlu'nun doğusundaki (Sublaion) kale ve müstahkem mevkilerini yıkmayı kabul etti. Böylece Selçuklu ordularına ve Türkmen göçmenlerine Sakarya Irmağı ve Büyük Menderes Irmağı vadileri açılacaktı. Sublaion kalesini hemen yıktırmakla beraber, I. Manuil, Dorileon kalesini yıktırmamıştır. Bunu zorlamak için 1177'de Kılıç Arslan büyük bir ordu ile Menderes vadisinden Bizans arazilerine çok derin bir giriş yapmıştır. Bizanslılar önce bir ufak galibiyet elde etmişlerse de, önemli Bizans şehirleri olan Yalvaç (Antiocheia in Psidia'u) ve Aydın (Tralles) şehirleri ele geçirilip talan edilmiştir. Ancak bu bir yıllık akıncı hücumu olmaktan ileri geçememiştir; çünkü ne girilen yerlerde Selçuklu idaresi kurulmuş ne de Dorileon kalesi surları yıktırılmıştır.
  • Haçlı ordusu ve Bizans'ın gücü, Anadoluya uzun bir süre daha sefer düzenleyemeyecek kadar azalmıştır ve Anadolu topraklarında Türk hakimiyeti kesinlik kazanmıştır.
  • Bundan başka, Selçuklu devletine savaş tazminatı olarak 100 bin altın gibi çok büyük bir meblağ ödemek zorunda kalmıştır.
  • Bu mali destek Anadolu Selçuklulara Doğu Anadolu'daki ufak ve serbest emirleri bertaraf etmede çok yardımcı olmuştur. Böylece Anadolu Selçukluları Orta Anadolu'da siyasi nüfuzlarını çok yükseltmişlerdir.
  • II. Kılıç Arslan Miryokefalon Savaşı'ndan sonra Anadolu'da siyasi birliği kurma ve genişleme siyasetine devam etmiştir. Bu amaçla Malatya'yı alarak Danişmendoğullarına son vermiştir. (1178)
  • Bu zafer sonucunda, Manuil idaresindeki Bizans'ın o zamana kadar uygulanan atılgan bir stratejiyi geride bırakmak zorunda kalmıştır. Gelecekte Selçuklular karşısında Bizans ordusu sadece sınırları savunan bir güç olmuştu. Böylece bölgede siyasi ve askerî inisiyatif Anadolu Selçuklu Devletine geçmiştir.
  • Avrupalı tarihçiler bundan sonra Anadolu'ya Türkiye demeye başlamıştır.
  • Anadolu'da Haçlı Seferleriyle Bizans'a geçen üstünlük tekrar Türklere geçmiştir.
  •  
  • 1922 - Bandırma işgalden kurtarıldı.
  • 1934 - Türkiye, Cemiyet-i Akvam (Milletler Cemiyeti) üyeliğine kabul edildi.
  • 1939 - II. Dünya Savaşı: Kızıl Ordu birlikleri Polonya'nın doğu sınırlarını geçerek istilaya başladı.
  • 1941 - İngiliz ve Sovyet işgali altındaki İran'da Şah Rıza Pehlevi tahttan indirildi, yerine oğlu Muhammed Rıza Pehlevi geçti.
  • 1943 - Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi kuruldu.
  • 1944 - II. Dünya Savaşı'nın Batı Cephesi'nde Market Garden Harekâtı başladı.
  • 1961 - Adnan Menderes idam edildi. Millî Birlik Komitesi, 65 yaşını aşan Celâl Bayar ile öteki hükümlülerin idam cezalarını, müebbet hapse çevirdi.
  • Adnan Menderes 9. Türkiye başbakanı Görev süresi
    22 Mayısıs 1950 - 27 Mayısıs 1960
    (10 yıl ve 5 gün) Cumhurbaşkanı Celâl Bayar Yerine geldiği Şemsettin Günaltay Yerine gelen Cemal Gürsel Demokrat Parti Genel Başkanı Görev süresi
    9 Haziran 1950 - 27 Mayısıs 1960 Yerine geldiği Celâl Bayar Yerine gelen Parti kapatıldı Türkiye Büyük Millet Meclisi
    4., 5., 6., 7., 8., 9., 10. ve 11. Dönem Milletvekili Görev süresi
    4 Mayısıs 1931 - 25 Mayısıs 1960 Seçim bölgesi 1931 - Aydın
    1935 - Aydın
    1939 - Aydın
    1943 - Aydın
    1946 - Kütahya
    1950 - İstanbul
    1954 - İstanbul
    1957 - İstanbul Kişisel bilgiler Doğum Ali Adnan
    1899
    Çakırbeyli, Koçarlı, Aydın Vilayeti, Osmanlı İmparatorluğu Ölüm 17 Eylül 1961 (62 yaşında)
    İmralı, Bursa, Türkiye Defin yeri Adnan Menderes Anıt Mezarı, İstanbul
    41°1′31″K 28°55′36″D Partisi Serbest Cumhuriyet Fırkası (1930)
    Cumhuriyet Halk Partisi (1930-1945)
    Demokrat Parti (1946-1960) Evlilik(ler) Berrin Menderes
    (e. 1929; ö. 1961) Çocuk(lar) 3 Bitirdiği okul Hukuk Fakültesi, Ankara Mesleği Siyasetçi Ödülleri Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası İmzası Askerî hizmeti Bağlılığı  Türkiye Hizmet yılları 1919-1923 Rütbesi Mülâzım-ı sânî Çatışma/savaşları Türk Kurtuluş Savaşı

    15 Nisan 1938 tarihli Son Posta gazetesinde Adnan Menderes. Türk Spor Kurumunun Asbaşkanlığını yaptığı günlerden.

    Ali Adnan Ertekin Menderes (1899, Aydın - 17 Eylül 1961, Bursa), Türk siyasetçi, devlet adamı ve hukukçu. 1950-60 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olarak görev aldı. Ayrıca, aynı tarihler arasında kurucuları arasında yer aldığı Demokrat Parti (DP) Genel Başkanlığını yürüttü. Menderes, Türkiye siyasi tarihinde idam edilen ilk ve tek başbakan oldu. 1990'da Türkiye Büyük Millet Meclisi çıkardığı yasayla, Menderes ve onunla beraber idam edilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'ya itibarlarını iade edildi.

    Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı ve sonrasında İstiklâl Madalyası aldı. Siyasi kariyerine Serbest Cumhuriyet Fırkasında başlayan Menderes, partinin kendini feshetmesinin ardından Cumhuriyet Halk Partisine (CHP) katıldı ve ilk defa 1931 Türkiye genel seçimlerinde Aydın milletvekili olarak meclise girdi. Ayrıca 1935, 1939 ve 1943 Türkiye genel seçimlerinde de CHP Aydın milletvekili olarak tekrar mecliste görev aldı. Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümünün ardından CHP'nin başına geçen İsmet İnönü'nün bütün üretim araçlarını devletleştirme faaliyetlerine karşı çıktı. Dörtlü Takrir olayı ve parti içi muhalefetten dolayı 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisinden ihraç edildi.

    1945'te, CHP'den birlikte ihraç edildikleri arkadaşları Celâl Bayar, Mehmet Fuad Köprülü ve Refik Koraltan ile Demokrat Parti'yi kurdu. Parti, katıldığı ilk seçimde Türkiye Büyük Millet Meclisinde 61 sandalye kazandı. 1950 Türkiye genel seçimlerinde DP %52,7, CHP ise %39,4 oy aldı. DP 13 puan farkla kazanmasına rağmen seçimde kullanılan çoğunluk sistemi nedeniyle DP 420, CHP ise sadece 63 milletvekili çıkardı. Menderes 19. Türkiye Hükûmetini kurarak başbakanlık görevine başladı. Bu görevini 1960 yılına kadar on yıl boyunca sürdürdü. Başbakanlığı döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık %7,8 oranında büyüdü ve Türkiye'nin gayrisafi millî hasılası dünya toplamının binde 6,43'ünden, binde 7,52'sine yükseldi. 27 Mayısıs Darbesi'nden sonra Yassıada Yargılamaları sonucu 9 ay 27 gün süren duruşmalar sonunda idam cezasına çarptırıldı ve 17 Eylül 1961 tarihinde Bursa'nın İmralı adasında idam edildi.

  •  

  • 1990 - Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve Fatin Rüştü Zorlu'nun cenazeleri İstanbul'a nakledildi ve devlet töreniyle Topkapı'da yaptırılan Anıt Mezar'a defnedildi.
  • 2002 - Bakü-Ceyhan Boru Hattı'nın temeli; Türkiye Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze tarafından atıldı.

Doğumlar

Ölümler

  • 1179 - Bingenli Hildegard, Benedikten tarikatına mensup Alman rahibe, yazar, besteci, alfabe mucidi, filozof ve hezârfen (d. 1098)
  • 1621 - Roberto Bellarmino, İtalyan teolog, Kardinal, Cizvit rahibi ve iman savunucusu (Apolojet) (d. 1542)
  • 1665 - IV. Felipe, İspanya Kralı (d. 1605)
  • 1674 - Hyeonjong, Joseon Krallığı'nın 18. kralı (d. 1641)
  • 1676 - Sabetay Sevi, Osmanlı Yahudisi din adamı ve tarikat lideri (d. 1626)
  • Sabbatai Zevi

    Etched portrait of Sabbatai Zevi from 1666

    Sabbatai Zevi, dressed in Kaftan, 1669.

    Kişisel yaşamı

    Doğum 01 Ağustos 1626

    Smyrna, Osmanlı İmparatorluğu (günümüz İzmir, Türkiye)

    Ölüm y. 17 Eylül 1676 (50 yaşında)

    Ulcinj, Osmanlı İmparatorluğu (günümüz Karadağ)

    Uyruk Osmanlı

    Dini yaşamı

    Din Yahudilik, sonra İslam Kurucusu Sabataycılık

    Sabatay Sevi

    Sabatay Sevi (İbranice: שַׁבְּתַי צְבִי - Şabtay Tsvi; 1 Ağustos 1626, İzmir - muhtemelen 17 Eylül 1676, Ülgün), Osmanlı Yahudisi din adamı ve tarikat lideriydi.

    Sabatay Sevi 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında, İzmir Agora'da doğdu. 22 yaşında Mesihlik iddiasında bulundu. Dünyayı kötülüklerden arındıracağına, tüm Yahudileri mukaddes İsrail'e götürerek orada yeniden tapınağı inşa edeceğine inanıyordu. Yahudiliği ikiye böldü. Her kıtada binlerce mürit edindi. Mahkemeye çıkarıldı, kerhen Müslüman oldu. İnananların çoğu peşini bıraktı, ufak bir grup onu takip ederek Müslüman oldu. Bunlar dış görünüşte Müslüman veya Hristiyan, gerçekte Kabbala Musevi inancına sahip günümüze kadar gelen bir cemaattir. Halk arasında Sabataycılık adı ile bilinir. İnananları ona Amirah derlerdi.

    Yahudiler, günün birinde bir Mesih'in gelerek kendilerini uzun yıllardır süren sosyopolitik tabanlı acılardan kurtaracağını düşünüyorlardı. Zor koşullar altında Yahudiler arasında mistisizme inananların sayısı da giderek artıyordu. Yahudi mistisizminin en önemli kaynaklarından biri 'Kabala' idi. Görünenin arkasında mutlaka bir başka şeyin gizlendiği fikrinden hareket eden Kabalistler, kutsal metinlerde çeşitli sayılar ve matematiksel işlemlerle gizli gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyorlardı.

    Ortaya çıkarılmaya çalışılan gizli gerçekler arasında kurtarıcı Mesih'in kim olacağı ve hangi tarihte geleceği de vardı. Bu görüşler içinde en çok rağbet görenlerinden birisi de milenyumda (1000'li yıllarda) bir Mesih'in mutlaka geleceği şeklindeydi. Yine Kabala'da 666 sayısının şeytanın yılı ya da sayısı olduğu şeklinde bir inanış bulunuyordu. (Vahiy 13:18, Altı yüz altmış altı korkusu) Bu iki sonuçtan hareketle, 1666 yılının 'hayati önemine' ilişkin yaygın bir inanış oluştu.

    Ailesi

    Sevi'nin ailesinin kökeni tartışma konusu olmakla beraber İspanyol kökenli oldukları değerlendirilmektedir. Babası Mordehay, kümes hayvanları satıcılığı yapıyordu. Annesi Kılara'yı (Clara) erken yaşta kaybeden Sevi'nin iki de kardeşi vardı: Ağabeyi Eliyah (İlyas) ve kardeşi Yosef (Yusuf). O yıllarda İzmir Limanı ticarette öne çıkmıştı. Artan ticaretle birlikte İzmir, Avrupalı tüccarlarla dolup taşmıştı. Babası ticaret hayatında ilerleyen Mordehay Sevi, bir İngiliz şirketinde çalışmaya başlamıştır.

    Din eğitimi

    Hahambaşı Yosef Eskapa (Rav Eskapa) ve Rav de Alba Torah, Talmud konusunda onu eğittiler. Gösterdiği başarı nedeniyle genç yaşında haham unvanı verildi. Ancak genç Sabatay'ın mistik konulara girme arzusu olduğu bir süre sonra anlaşıldı. Sevi, 15 yaşına kadar Tevrat, hadis, fıkıh konularına vakıf olmayı başardıktan sonra Kabala eğitimine başladı. Sevi 18 yaşına geldiğinde kendi yorumlarını başkalarına da okuyup öğreten biri haline geldi. Hatta etrafında bir öğrenci grubu da topladı. Melankolik ruhsal yapıya sahip olması bir süre sonra mistik hayatın zorlukları ile birleşince anlaşılmaz eylemlerde bulunmasına yol açtı. Oruç günlerinin dışında da sık sık oruçlar tutuyor, sık sık bedenini yıkıyor ve uzun müddetler boyunca yalnız başına tefekküre dalıyordu. Kendini Yahudi mistisizmine, Kabala'ya kaptırmıştı. Bilincini yitirdiği, coşkulu dönemler yaşıyordu.

    Sabatay Sevi, 1666'da kıyametin kopacağını, bundan hemen önce kurtarıcı Mesih'in geleceğini, bunun da 1648'de olacağını 'biliyordu'. Etrafındakileri yavaş yavaş hazırlayan Sevi 22 yaşına geldiğinde Kabbalacı yorumlara dayanarak, kendisinin Musa'nın geleceğini vadettiği Mesih olduğunu iddia etti. Yaşlı hahamlar bir hayli sinirlenerek duruma tepki gösterdiler. Hatta hocası Başhaham Eskapa, iki hahamı Sevi ile görüşerek iddiasını geri almaya ikna etmeleri için görevlendirdi. Sevi mesihliğini kanıtlayan delillerden söz ediyordu ve İzmir’deki Yahudi cemaat arasında ise çok sayıda taraftar buldu. Tarihçilere göre tam da bu tarihlerde Sevi'nin vücudundan hoş bir koku yayılmaya başladı. Hatta bunun bir hile olabileceğinden kuşkulanılarak Sevi bir doktora muayene bile ettirildi. Mesihliğin alameti sayılan bu durum sonraları müritleri tarafından bayram olarak kutlanmaya başlandı. Sevi 23 yaşına geldiğinde bu kez de Tanrı'nın, Yahudilerce söylenmesi yasaklanan adı 'Yehova'yı telaffuz etti. Gelişmelerden huzursuz olan hahambaşılık, Sabatay Sevi'nin dinlerini bozduğu gerekçesiyle öldürülmesine karar verdiler, ama bu kararı uygulayamadılar. Bunun üzerine hahambaşı Eskapa, Sabatay Sevi'yi Osmanlı sarayına iletmek üzere İstanbul'daki hahamlara şikâyet etti. Başka rivayete göre Hahambaşılık onu İzmir'i terk etmeye zorladı.

    Bazı kaynaklar bu bilgiyi doğrulamazken Sabatay Sevi'nin İzmir'de bulunduğu dönemde kendi ağzından mesihlik iddiasında bulunmadığı da iddia ediliyor. Gerşom Şolem de kitabında, "Sevi, olsa olsa o da bir defacık havrada dualardan önce 'Ben Mesih-i İsrail'im demiştir" diyor. Sabatay Sevi'in her şeye rağmen aforoz gücünde bir dışlanmaya uğramadığını belirten Şolem, Sevi'nin İzmir'den kovulduğu için değil zorunluluktan dolayı seyahat ettiğini söylüyor.

    Sevi önce eski bir Kabbala merkezi olan Selanik'e, sonra İstanbul'a gitti. Başkent'te, saygıdeğer ve ünlü bir vaiz olan Abraham ha-Yakini ile karşılaştı. Yakini'nin elinde Sevi'nin mesih olduğunu doğrulayan Kabalacı bir kehanet belgesi vardı. Kısa süre sonra İstanbul'dan da ayrılan Sevi, önce Kudüs'e ve sonra Mısır'a gitti. Kahire'de Osmanlı valisinin hazinedarı olan güçlü ve varlıklı Rafael Halebi'yi kendi davasına inandırdı.

    İstanbul

    Sevi'nin İzmir'den sonraki ilk durağı İstanbul'du. 1650 yılında İstanbul'a gelen Sevi burada Abraham ha-Yakini adlı bir hahamla karşılaştı. Bu hahamda 'Mezamiri Süleyman'ın Açıklaması' adında Sevi'nin mesih olduğunu doğrulayan Kabalacı bir kehanet belgesi vardı. Belgeyi alan Sevi, bunu mesihliğinin delili olarak yanında taşımaya başladı. Zira çok eski olduğu iddia edilen belgede, Sabatay Sevi isimli bir Mesih'in doğacağından haber veriliyordu. Gerek eski gerekse bu yeni 'belgeyle' birlikte Sevi, İstanbul'daki Yahudiler arasında önemli bir nüfuz elde etti. Ancak İzmirli hahamların İstanbullu hahamları "Sabatay'dan uzak durun" diye uyarması üzerine Sevi Selanik'e gitmeyi kararlaştırdı.

    Selanik

    Sevi Selanik'te

    Sevi Selanik'teki ilk günlerinde Mesihlik iddiasında bulunmazken zekasıyla Selanikli Yahudiler'i kendisine hayran bıraktı. Öyle ki evinde misafir olduğu bir Yahudi, ona kızını bile verdi. Ancak Sabatay üçüncü eşiyle de cinsel ilişkiye girmedi. Bunun nedenini soranlara ise, gerçek anlamda evlenmeyeceğini çünkü zaten Tevrat ile evli olduğunu söyledi. Ama bu sözleri duyan hahamlar bunun Mesihlik iddiası olduğunu belirterek sert tepki gösterdiler. Bu gelişme üzerine Selanik'ten ayrılıp Atina'ya geçen Sabatay Sevi burada da iyi karşılanmayınca önce İzmir'e döndü ardından da ikinci kez İstanbul'a gitti. İstanbullu hahamların kendisini rahat bırakmamaları üzerine 1659'da babasının yanına İzmir'e geri döndü.

    Kudüs

    İstanbul ve Selanik'e yaptığı yolculuklarda beklediği ilgiyi göremeyen Sabatay Sevi bu kez rotasını Filistin'e çevirdi. 1662 yılında birkaç yakınıyla birlikte bir gemiye binen Sevi, Trablus ve Beyrut'a kadar ulaştı. Ancak burada karar değiştirerek Mısır'a gitmeye karar verdi. İskenderiye'de gemiden inen Sevi doğruca Kahire'ye gitti. Sevi'yi, burada tüm hayatını değiştirecek gelişmeler bekliyordu.

    Burada ayrıca Rafael Yusuf Çelebi adında zengin bir sarrafla tanıştı. Nayir adındaki Leh bir hahamın yetim kızı olan Sara ile evlendikten sonra Gazze'ye gitti.

    1663 yılının sonbahar aylarında Kahire'ye doğru yola çıkan Sabatay Sevi, yolculuk sırasında kısa süre sonra kendisinin Mesih olduğunu onaylayacak olan Gazzeli Natan yani İbrahim Natan Aşkenazi ile tanıştı. Natan çok başarılı ve zeki bir öğrenciydi. Din konusunda Sabatay Sevi'den bile daha bilgiliydi.

    Natan 19 yaşlarındayken okula gelen Samuel Lissabona adlı zengin bir Yahudi'nin çok güzel ama bir gözü görmeyen kızıyla evlendi. Bu kızla evlenmeyi kabul eden Natan hemen ardından da Kabala öğretisiyle daha yakından ilgilenmeye başladı. Bu konuda epeyce ilerleyen Natan çevresindekilere gördüğü bir sanrıdan bahsetmişti. Natan bu sanrıda kendisine "büyük bir ışığı bekle" dendiğini söylüyordu.

    Burada, adında yirmi yaşlarında bir öğrenci, Yahudi geleneklerine göre Gazzeli Natan, "Mesih'in muştucusu", İlyas rolünü üstlendi. Natan, coşku içinde, İsrail devletinin yeniden kuruluşunun çok yakında gerçekleşeceğini ve Sevi'nin utkusuyla dünyanın yeniden kurtulacağını herkese duyurdu. Natan, Kabala hesaplarına dayanarak, kıyamet günü için 1666 yılını bildirdi.

    Kudüs'e tekrar döndüğünde, kendisinin Mesih olduğunu gizlemeye gerek duymadı. Kudüs'teki hahamlar karşı çıktılarsa da, Sabatay'ın taraftarları gün geçtikçe arttı. Mısır, İstanbul, İzmir ve Avrupa'nın çeşitli şehirlerine Mesihliğini ilan ve propagandasını yapmaları için sadık adamlarını yolladı. Sabatay Sevi, Yahudilerin dini ayin ve törenlerinde bazı değişiklikler yaptığı gibi, havralarda okunan duaların çoğunu değiştirdi. Kudüs hahamları tarafından tehdit edilen Sevi, Halep'e geçti.

    İzmir - 2

    1665 yılında sevinçle karşılandığı İzmir'e geri döndü. Birkaç yıllık süre içinde, Sabataycılık akımı hızla güçlenerek Venedik, Amsterdam, Hamburg, Londra ve bazı Kuzey Afrika kentlerine kadar yayıldı. Sevi kendisini kralların kralı olarak görüyordu. Dünyayı, kendi hesabına göre 38 krallığa böldü. Her birine de, kardeşlerini ve sadık adamlarını kral tayin etti. Çeşitli beyannameler yayınlayarak, Osmanlı idaresine karşı harekete geçti.

    İstanbul, İlk mahkeme

    30 Haziran 1666'da Sabatay İstanbul'a hareket etmek üzere yola çıkar. O zamana kadar genel olarak Yahudilerin siyasi otoriteye karşı bağlı olmaları ve hiçbir zaman politik hareket etmemeleri Osmanlı idarecilerini bu olaya karşı kayıtsız bırakmıştır. Müritleri onun İstanbul'a, imparatorluğu Padişah IV. Mehmed'ten almak üzere gittiğine inanıyorlardı. İzmirli hahamların şikayetiyle saray da bu durumun ciddiyetinde erken haberdar olur. Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa'nın emriyle, Sabatay'ın içinde bulunduğu gemi Çanakkale Boğazı'nda durduruldu. Sabatay elleri ve ayakları zincire vurularak İstanbul'a getirildi. Hemen ardından da kürek mahkûmlarının tutulduğu Haliç'teki Bagno Zindanı'na kapatıldı. Sevi üç gün sonra yargılanmak üzere Sadrazam'ın başkanlığındaki Divan'a çıkarıldı. Girit Seferi öncesinde ortalığın karışmasını istemeyen Osmanlı yönetimi, bir 2 ay sonra Sabatay'ı Çanakkale Gelibolu'da bulunan bir kaleye hapsetmeye karar verdiler.

    Gelibolu'da Hapis

    Sevi Aydos kalesinde

    Sabatay, Gelibolu'da eski limanın yanı başındaki Aydos kalesine kapatılırken müritleri de peşinden gitti. Zaten onun kellesinin vurulması yerine hapis cezasına çarptırılmasını, 'bir mucize daha gerçekleşti' şeklinde yorumluyorlardı. Sabatay'ın hapsedildiği kale, kısa sürede dünyanın dört bir yanından gelen ipek halılar ve atlas kumaşlar gibi hediyelerle onun sarayı haline geldi. Bir süre sonra Gelibolu'daki kale Sabataycılar arasında 'Migdal Oz' yani 'Güç Kalesi' olarak anılmaya başlandı. Bu ad biraz da Sabatay'ın buradan müritlerine yazdığı bir mektuptan dolayı verilmişti. Zira bu mektupta Sabatay, içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulup tam bir aydınlanmaya girdiğini belirterek, "Tanrı bir güç kalesidir; ona sığınanlar kurtulacaktır" diyordu.

    Polonya'dan onu ziyarete gelen Talmud uzmanı Levov ve Galiçya; Sevi'ye Polonya'da Nehemiyah ha-Kohen adlı kâhinin onun gelişini muştuladığını bildirirler. Sevi, Kohen'in kendisini ziyaret etmesini emreder. 3 ay süren yolculuktan sonra buluşma gerçekleşir. Ancak saatler süren konuşmalar sonrası buluşma her iki taraf için hayal kırıklığı ile sonuçlanır. İddiaya göre Sevi tutkunları Nehemiyah ha-Kohen'i gizlice ortadan kaldırırlar.

    Edirne

    İzmirli hahamlar Sabatay Sevi'nin dinlerini bozduğu gerekçesiyle öldürülmesine karar verirler ancak bu kararı uygulayamazlar ve onu Osmanlı sarayına şikayet ederler. Osmanlı yönetimi en başta olaya ilgisiz kalmıştır. Daha sonra Yahudi din adamlarının artan şikayetleri üzerine Sevi tutuklanıp Sultan 4. Mehmet'in huzuruna çıkarıldı. Sevi, Sultan'dan Mesih olarak tanınma talep etti, ayrıca İsrail toprağını kendisine vermesini de istedi. Sultan onu Çanakkale'de bir kaleye hapsetti. Faaliyetlerine burada da devam eden Sevi'yi yine Yahudi hahamlar Saray'a şikayet edince, Osmanlı bu talepler karşısında kayıtsız kalamadı. Ortaya çıkan kargaşayı gidermek için Fazıl Ahmet Paşa'dan işin esasını öğrenmek için Sevi'nin derhal İstanbul'a gönderilmesini istedi.

    Edirne sarayında, Padişahın iktidarına meydan okumakla suçlanan Sabatay için Sadaret Kaymakamı Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Şeyhülislam Minkarizade Yahya Efendi ve padişahın imamı meşhur Vani Efendi'den oluşan bir divan kuruldu, Sultan 4. Mehmet de divanı 'paravan'ın arkasından' izledi. Divanda, Türkçe konuşamayan Sabatay için Padişah'ın hekimbaşısı Yahudilikten dönme Hayatizade Mustafa Fevzi Efendi tercümanlık etti (Asıl adı: Moşe Ben Rafael Abrabanel).

    Divan reisi: "Karıştırmadığın halt kalmadı. Uyandırmadık fitne bırakmadın Sabatay Efendi. Haydi bakalım şimdi göster mucizeni!"

    Deyince Sabatay Sevi afallar. Ne yapacağını, ne diyeceğini şaşırır. Mucize göstermesi beklenmektedir. Tercüman, mucizenin şeklini de anlatır: Sabatay soyunacak, vücudunu en maharetli okçular nişangâh yapacaklardır. Attıkları oklar vücuduna işlemezse o zaman Osmanlı Padişahı da onun mesih olduğunu resmi olarak tasdik edecektir. Çünkü Yahudiler, ona kılıç, ok, tüfek, kurşun işlemez, hatta onu ateş yakmaz, suda boğulmaz diye itikat etmektedirler.

    Divan heyetinin teklifi karşısında Sabatay Sevi “Adiyo santo!”(İsp. Kutsal ses) diye titremeye başlar ve her şeyi inkâr eder. Ayrıca mesihlik davasının bazı Yahudiler tarafından ortaya atıldığını, kendisinin asla böyle bir iddiada bulunmadığına dair yemin eder. Ancak, ulema ve padişah bu yanıtlardan tatmin olmaz. Bunun üzerine Hekimbaşı Hayyâtîzâde (Terzizâde) Mustafa Fevzî Efendi, Sabatay'a Müslüman olma teklifi götürür. Önce Sabatay bunu kabule yanaşmaz. Ancak, Hekimbaşı, ona bunu kabul etmediği takdirde türlü, türlü işkencelerle öldürüleceğini Ladino (Yahudi İspanyolcası) diliyle uzunca anlatır. Sevi, dönme Hayatizade'nin tavsiyesi üzerine, canının bağışlanması karşılığında, "Bu can bu bedende kaldığı sürece..." diyerek kendisine söylenen kelime-i şehâdeti tekrarlar. Vânî Mehmed Efendi; “Bu adamın, Müslümanlığı yürekten hisler ve ihlâsla kabul ettiğine kâni değilim. Fakat dinimiz kuşkuyu onaylamaz ve kişinin imanı üzerine hüküm, ancak Allah'ındır. ...” der. Söylentiye göre divandan çıkan Sevi, kaftanını içerisinde sakladığı Can adlı beyaz güvercini serbest bırakarak "can bedenden çıktı" 'Şema Yisrael' (Dinle İsrail) demiş ve çevresindekilere tanrı üzerine ettiği yeminin geçerli olmadığını, sadık kalması gerekmediğini ima etmiştir.

    16 Eylül 1666'da Divan huzurunda Müslüman olan Mordehay oğlu Sabatay veya Sabatay Sevi, üzerine saray içoğlanlarına mahsus hamama gönderilerek gusül abdesti aldırılır ve kendisine Müslüman kisvesi kürk ve hil'at giydirilir. Ertesi gün Sultan huzuruna çıkarak Aziz Mehmed Efendi adını aldı. Sabatay Sevi'nin Müslüman olduktan sonraki durumu Osmanlı vesikalarından takip edilmediği için yanlış yorumlanmıştır. Sabatay Sevi, Müslüman olduktan sonra kapıcıbaşı olarak gösterilir. Lakin bu yanlıştır. Osmanlı kaynaklarında Sevi'ye kapıbaşılık veya payesinin verildiğina dair bir bilgi yoktur. Sabatay'ın Müslüman olması üzerine kapu ortasından tekaüd maaşı bağlanması kapıcıbaşılık verildi şeklinde yorumlanmıştır. Osmanlı devlet teşkilatının fazla bilinmemesi böyle bir kargaşaya sebep olmaktadır.

    Sabataycıların açıklamalarının başka bir versiyonu ise şu şekildedir: Musa firavunların sarayında bir Mısırlı gibi yaşamıştı. Sabatay'da kendi halkını kurtarmak için Müslüman olmalı ve bir Türk gibi yaşamalıydı. Sevi'nin resmi açıklaması ise şu şekilde: “Tanrı beni İsmaili, yani Müslüman yaptı. Ben kardeşiniz kapıcıbaşı Mehmet’im. O öyle emretti. Ben boyun eğdim” dedi.

    Müslüman olmanın etkileri

    Sevi'nin Müslüman olması bütün Yahudi dünyasında şok etkisi yarattı. Hahambaşılık olayı sevinçle karşıladı ve Müslüman olan Sevi'yi dinden çıkmış saydı. Büyük çoğunluk onun Mesih olmadığına inanarak Ortodoks Yahudi inancına geri döndü, iki yüz ailelik bir topluluk ise İslamiyet'e geçerek onun yolundan gitti. Bu tarihten sonra da Dönme olarak adlandırıldılar. Bunlar onun büyük bir hikmet üzerine müslüman olduğunu, mesihliğinin bir gereği olduğu yorumunda bulunurlar. Gazzeli Natan bunu çelişkili hareketler (ma'asim zarim) kurtarıcının yapması gereken garip işler şeklinde açıklar. Leh karısı Sara, Sara'nın kardeşi Yakop Kerido'da (Yakup Kerido) müslüman olurlar. Sara Fatma adını, Kerido'da Yakup adını alır.

    Sevi, bu olayla taraftarlarına karanlık bir dönemin başladığını ve bunu aydınlık günlerin takip edeceğini söyleyip, aydınlık dönemin başlaması için karanlığın koşul olduğunu dile getirir. Sabataycılar "Aydınlık Günler" gelinceye kadar gizlenmeye devam edeceklerdir. Din değiştirme sonrası Sevi'de kendini bırakan Musevi kitlelere karşı bir öfke dönemi başlar. Onları "kendisini anlamamak" ile suçlar.

    Edirne Sarayı'nda yedi yıl kalan Sabatay bir süre sonra Padişah 4. Mehmet'in takdirini kazandı. Zaman zaman İstanbul ve Selanik'e bile gidebiliyordu. Bir süre Edirne/Hızırlık yakınlarında bulunan bir Bektaşi tekkesine devam etmiş. Bu tekke 1641-1642 yıllarında "şüpheli" bulunarak yetkililerce kapatılmış ancak 4. Mehmed tarafından Zaviye olarak tekrar açılmış. Musevi kaynakları Sevi'nin Suficilik ve Bektaşilikten etkilendiğini ve bu öğretileri Kabala öğretisiyle harmanlayarak kendi öğretisine biçimlendirdiğini söylerler.

    Arnavutluk, Sürgün

    Bir süre sarayda kapıcıbaşı olarak sarayda üst düzey memur olarak çalışsa da, mesihlik inancına bağlılığının fark edilmesi üzerine Batı Trakya'ya sürülür. İbrahim Alaeddin Gövsa, Sabatay Sevi isimli eserinin 68. sayfasında olayı anlatıyor:

    Sabatay Sevi'nin (Mehmet Efendi adı ve Müslüman giysisiyle) İstanbul’da yine eski müritlerinden bir kısmını toplayarak ayinler yaptığını, Girit seferinden dönen Sadrazam Fazıl Ahmet Paşaya haber verdiler. Sadrazam kendini çağırtarak

    - Bu ne iştir? Sen hala uslanmadın mı? diye tembih ettiği zaman Sabatay ağız kalabalığına başladı ve meşhur olan kurnazlığıyla

    - Aman Sultanım, ben birtakım akrabamı, dostlarımı Müslüman yaptığım gibi bunları da dini celil İslam’a celp ve davet etmeye uğraşıyorum, yolunda cevaplar verir.

    Sadrazam ona ihtar eder:

    - Aklını başına topla. Müslümanım dedikten sonra yine çıfıtlığa başlarsan belânı bulursun.

    Yine de bu sözlerle bir müddet takipten kurtulur.

    Fakat aradan uzun bir süre geçmeden Sadrazamın adamları Boğaziçi’nde Kuruçeşme’deki havrada Sabatay Sevi’yi müritleriyle beraber İbranice dua okurken yakalarlar. Artık hiçbir şeyi inkâr edecek gücü kalmaz, bütün foyası meydana çıkar. Bu hadise üzerine İzmirli Sevi kendisini unutturmak ve izini kaybettirmek için Kuruçeşme’yi bırakarak Kağıthane civarında ıssız bir köşeye çekildi. Fakat müritlerinin bir müddet sonra orada da etrafına toplanıp ayinler yapmaya devam ettikleri görüldü.

    İş tekrar Sadrazama haber verilince Fazıl Ahmet Paşa kızdı ve onu tek bir Yahudi’nin yaşamadığı Arnavutluk’un Ülgün kentine sürülmesini emretti.

    Sevi dini tefekküre ve teorik çalışmalarına Arnavutluk'ta devam eder. Bu sıralarda Sabataycılığın ana kaynağı olan kitaplar yazılacaktır. Şahsının isteği üzere Selanik şehri kutsallığa kavuşur ve inananlar (maminim/müminler) buraya yerleşirler. İki yüz ailelik ilk Sabataycı çekirdek toplum işte burada kurulur. Natan Levi ise din değiştirmeden onu takip eder. Daha sonra bir kısım din değiştiren Sabataycıların tekrar Yahudi dinine döndükleri bilinmektedir.

    Ölüm

    Maaşı azaltılan Sevi Arnavutluk'ta beş yıl sürgünde yaşadıktan sonra 30 Eylül 1675 (başka bir söylem: 17 Eylül 1676) tarihinde yalnızlık ve sırlar içinde ölmüştür. Avram Galante'ye göre Berat'ta Müslümanlar tarafından, şehrin içinden geçen ırmağın kıyısında halen yeri bilinmeyen bir noktada toprağa verilir.

    Kendisi gibi Müslümanlığı kabul eden takipçisi 200 aile Selanik'e yerleşerek dış görünüşte Müslüman, gerçekte ise Sabataycı-Yahudi olarak yaşamaya devam etti. Sabataya inananlar mesihlerinin ölümüne inanmazlar, onun göğe yükselmiş olup, yeniden geleceğine ilişkin inançlarını sürdürürler. Hâlâ inançlı Sabataycılar, belli zamanlarda deniz ve ırmak kıyılarına gelerek, "Sabatay Sevi Seni bekliyoruz!" diye bağırma geleneğini sürdürmektedirler.

    Evlilikleri

    Sabatay Sevi ailesi tarafından genç yaşta 2 veya 3 kez evlendirildi. Ancak Sevi, eşiyle cinsel ilişkiye girmedi. Ailesi bu durumu onun eşinden hoşlanmadığı şeklinde yorumlayarak birincisini boşattırıp ikinci kez evlendirdi. Ancak Sevi ikinci evliliğinde de cinsel ilişkiye girmekten kaçındı.

    Lehistan'daki Rus kıyımlardan kaçan yetim bir kız olan Sara çevresine kurtarıcı (Mesih) ile evleneceğini düşünde gördüğünü söylemekteydi. Bunu duyan Sevi, Sara'yı Kahire'ye çağırır ve onunla evlenir. Bu Sevi'nin dördüncü evliliğidir. Sara'nın güzelliği ve cazibesi bu yeni tarikata yeni müritler kazandırır. Din değişimi sonrası karısı Sara ise artık Fatma Hanımefendi'dir.

    Rivayete göre Müslüman olduktan sonra Sevi'ye, Sara'nın yanında haremden bir eş daha tahsis edilir. Sabatay Sevi'nin son eşi Ayşe Hatun ise Selaniklidir.

  •  

  • 1877 - Henry Fox Talbot, İngiliz mucit (fotoğrafın öncülerinden) (d. 1800)
  • 1878 - Orelie-Antoine de Tounens, Kralı Orelie-Antoine I olarak tanımlayan Fransız avukat ve maceracı (d. 1825)
  • 1888 - Johann Nepomuk Hiedler, Adolf Hitler'in baba tarafından büyükbabası (d. 1807)
  • 1961 - Adnan Menderes, Türk siyasetçi (İdam) (d. 1899)
  • 2005 - Pekcan Koşar, Türk tiyatro ve sinema sanatçısı (d. 1936)
  •  

Tatiller ve özel günler

  • Dünya Hasta Güvenliği Günü
  • Aferez Farkındalık Günü (Her yıl Eylül ayının 3. salı günü kutlanmaktadır

 

 

Vikipedi

Yorumlar

Yorum Yap

E-posta adresiniz gizli tutulur
Yukarıdaki işlemin sonucunu yazın

Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.