Teknoloji

Tarihçi yazar Mustafa Armağan

Ekranlar modern uyuşturucular haline geldi

Tarihçi yazar Mustafa Armağan

Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruz

Tarihçi yazar Mustafa Armağan, modern dünyanın geleceğine dair 20. yüzyılda ortaya atılan büyük kehanetleri köşesine taşıdı. Orwell’in korku imparatorluğu ile Huxley’in "gönüllü kölelik" tasvirlerini kıyaslayan Armağan, günümüz dünyasının her iki distopyanın birleştiği hibrit bir karanlığa sürüklendiğini belirtti.

George Orwell’in "1984" romanında totaliter devletin baskı ve korkuyla insan ruhunu ezdiğini hatırlatan Armağan, buna karşın Aldous Huxley’in "Cesur Yeni Dünya" eserinde köleliğin "sevdirilerek" yönetildiği sinsi bir tablo çizdiğine dikkat çekti. Neil Postman’ın tahlillerinden yola çıkarak; Orwell’in kitapların yasaklanmasından, Huxley’in ise kimsenin kitap okumak istememesinden korktuğunu vurguladı.

"Ekranlar modern uyuşturucular haline geldi"

Mustafa Armağan, günümüzde sosyal medyanın ve algoritmaların insanı derin düşünceden (tefekkürden) koparan modern birer puta dönüştüğünü savundu. Batı’nın sunduğu konfor batağının insan iradesini felç ettiğini belirten yazar, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Huxley’in bahsettiği konforlu sindirme yöntemi bugün tam karşımızda. Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiş durumda; sürekli 'ben'i besliyor, kalbi katılaştırıyor ve insanı pasif bir tüketiciye dönüştürüyor."

Kurtuluş reçetesi: Tefekkür ve özgürlük

Gerçek özgürlüğün nefsin esaretinden kurtulup Allah’a kul olmakla mümkün olduğunu ifade eden Armağan, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) "Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır" hadisini hatırlattı. Modern sistemin tefekkürü öldürmek üzerine kurulu olduğunu belirten yazar, kurtuluşun ekranlardan uzaklaşıp Kur’ân’a, tarihe ve hakikate dönmekten geçtiğini vurguladı.

Armağan, yazısını şu uyarıyla noktaladı: "Bu milletin asıl meselesi, manevi uyanıştan uzaklaşarak Batı’nın konfor batağına saplanmasıdır. Aksi takdirde kendi ellerimizle hem dünyamızı hem ahiretimizi zayi etmiş olacağız."

Gönüllü kölelik toplumuna gidiyoruz

 

20. yüzyılın en keskin zihinleri, insanlığın geleceğini iki ayrı istikamette gördü. Biri zorbalığın çıplak yüzünü, diğeri gülücükler ve konfor perdesi arkasında yatan tuzağı resmetti.

İrlandalı yazar George Orwell 1984 adlı romanında iktidar çizmesinin insanın yüzüne sonsuza kadar basacağı bir cehennemi tasvir etmişti. İngiliz yazar Aldous Huxley ise Cesur Yeni Dünya adlı romanında aynı cehennemi mutluluk haplarıyla, eğlence makineleriyle ve gönüllü kölelikle donattı.

Bu iki büyük kehaneti 1985 yılında Amerikalı yazar Neil Postman, Kendimizi Eğlendirerek Öldürmek adlı eserinde ustalıkla tahlil etti ve “Huxley haklı çıkıyor” dedi. 2026 dünyasından baktığımızda bu üçlünün birleştiği hibrit bir distopyanın (karamsar ütopyanın) tam ortasında olduğumuzu görmek zor değil.

Orwell totaliter devletin en çıplak, en acımasız halini gösterdi. Parti’nin sloganı hâlâ kulaklarımızda çınlar: “Savaş Barıştır, Özgürlük Köleliktir, Cehalet Güçtür.”

 

İktidarın gayesi basittir: “Parti gücü tamamen kendi adına ister. Biz başkalarının iyiliğiyle ilgilenmiyoruz; yalnızca güçle, saf güçle ilgileniyoruz.”

Gelecek, bir çizmenin insan yüzüne basmasından ibaret olacaktır. Düşünce polisi, Newspeak ve tarihî tahrifatla insan ruhu ezilir. Orwell’in dünyasında düşman bellidir: Big Brother (Abi) her yerde, işkence odaları açık, korku elle tutulur haldedir.

İnsanlar nefret ettikleri bir sisteme boyun eğmektedir. Direniş mümkündür ama bedeli ağırdır. Telescreen’ler (görüntülü ekranlar) ise sürekli izleme ve propaganda aracı olarak her odada yer alır. Orwell’in en çarpıcı uyarısı şudur: “Geçmişi kontrol eden geleceği kontrol eder. Şimdiyi kontrol eden geçmişi kontrol eder.”

 

Huxley ise çok daha sinsi bir tablo çizdi. Cesur Yeni Dünya’da kimse zorla susturulmaz. İnsanlar genetik laboratuvarlarda üretilir, uykuda hipnoz ile şartlandırılır, soma (uyuşturucu hap) ile mest edilir.

Huxley’in en vurucu cümlesi şudur: “Gerçekten verimli bir totaliter devlet, halkı zorlamaya gerek kalmadan, köleliği sevdirerek yöneten devlettir.” Romandaki “Vahşi” John’un feryadı hâlâ kulaklarımızı tırmalar: “Konfor istemiyorum. Tanrı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum… Günah istiyorum!”

 

Bu noktada Kırgız romancı Cengiz Aytmatov’un başından geçen bir hadise, Huxley’i haklı çıkaracak cinstendir. Bir uluslararası toplantıda Sovyetler Birliği’ndeki Orwellvari takip, baskı ve sansürden şikâyet edilince Amerikalı bir yazar şöyle espri yapmış:

“Sizinle baskı yapmak için bile olsa devlet ilgileniyor. Bu da bir şeydir. Bizde ne yazarsan yaz kimse ilgilenmiyor. Halinize şükredin.”

Bu, tam da Huxley’nin bahsettiği konforlu sindirme yöntemidir. Batı’da devlet seni ezmez ama seni yok sayar; sen de yavaş yavaş kendi sesini duyurmaktan vazgeçersin.

 

Neil Postman bu iki kehaneti birleştirerek asıl darbeyi vuracaktır. Önsözündeki meşhur pasajda der ki: “Orwell kitapların yasaklanmasından korkuyordu. Huxley kimsenin kitap okumak istememesinden…

Orwell nefret ettiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden korkuyordu. Huxley sevdiğimiz şeyin bizi mahvedeceğinden.”

Postman’ın hükmü nettir: Ekranlar soma (uyuşturucu hap) gibidir. Televizyon ve özellikle sosyal medya, kamu söylemini, siyaseti, eğitimi, hatta dini bile eğlenceye dönüştürür. İnsanlar pasif tüketicilere, kendi iradeleriyle köleleşmiş mutlu varlıklara dönüşür.

 

 *Gerçek özgürlük İslamda* 

İslam bu tabloya en köklü yorumu getirir. Kur’ân-ı Kerim nefsi en büyük düşman ilan eder:

“Nefsini arındıran kurtuluşa erer, onu kirleten ise ziyana uğrar” (Şems, 9-10). Orwell’in çizmesi zulmün dış yüzüdür. Huxley’in soma’sı nefsin konfor ve şehvet tuzağıdır. Postman’ın ekranları ise modern putlardır; kalbi Allah’tan uzaklaştıran, zikri unutturan araçlardır.

 

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten hayırlıdır.” İşte meselenin can damarı buradadır. Huxley ve Postman’ın tarif ettiği karanlık gelecek ütoyası tefekkürü öldüren bir sistemdir.

Algoritmalar, kısa videolar, kesintisiz dopamin patlamaları ve sonsuz akış insanı bir saatlik derin düşünmeden mahrum bırakmaya ayarlıdır. Oysa tefekkür aklın dirilişidir, nefsin esaretinden kurtuluşun anahtarıdır.

Dünya hayatı bir imtihandır; konfor tuzağına düşmek, hayret duygusunu kaybetmek ve sonuçta Asr suresinde uyarıldığı gibi hüsrana düşmektir.

İslam’da gerçek özgürlük, Allah’a kul olmaktır. Hakiki hürriyet, nefsine esir olmaktan kurtulmaktır. Günümüzün en büyük tehlikesi, “rahatım bozulmasın” diye imandan, ahlaktan ve tefekkürden vazgeçmektir.

Sosyal medya, nefsin en tehlikeli oyuncağı haline gelmiştir: Sürekli “ben”i besler, riyayı yaygınlaştırır, kalbi katılaştırır.

Zamyatin’in cam evleri, Orwell’in telescreen’leri, Huxley’in soma’sı ve Postman’ın ekranları… Hepsi nefsin modern tuzaklarıdır.

Müslüman için kurtuluş, bu tuzağa düşmemekte, Kur’ân ve Sünnet’le donanmış bir şuurla direnmektedir. Bir saat tefekkürle donanmış bir kalp, bir sene boş ekran akışından muhakkak ki daha değerlidir.

Postman’ın analizi hâlâ en isabetli olanıdır. Lakin Orwell’in çizmesi bazı coğrafyalarda ezmeye devam ediyor. Ama asıl zafer Huxley’in gülümsemesinde, Postman’ın ekran tuzağında gizlidir.

İslam’ın perspektifinden bakıldığında mesele basittir: İnsan ya Rabbine kul olur ya da nefsinin, teknolojinin ve konforun kölesi haline gelir.

Bu milletin asıl meselesi, büyük ideallerden, derin tefekkürden ve manevi uyanıştan uzaklaşarak Batının konfor batağına saplanmasıdır.

Uyanış, ekranlardan uzaklaşıp Kur’ân’a, tarihe, hakikate ve tefekküre dönmekle başlar. Aksi takdirde ne Orwell’in ne Huxley’in ne de Postman’ın uyarıları boşa çıkmış olmayacak; biz kendi ellerimizle hem dünyamızı hem ahiretimizi zayi etmiş olacağız.

Allah cc. bizleri nefsin tuzağından, modern putlardan ve tefekkür mahrumiyetinden muhafaza buyursun.

 

 

Yücel Kaya 


Mustafa Armağan İletişim: [email protected]

 

FIFA Kulüpler Dünya Kupası şampiyon belli oldu!

Yorumlar

Yorum Yap

E-posta adresiniz gizli tutulur
Yukarıdaki işlemin sonucunu yazın

Yorumunuz incelendikten sonra yayınlanacaktır.